AYDA YÖRÜKAN


Ayda Yörükân, 14 Temmuz 1928 tarihinde İstanbul’da doğmuştur. Annesi Fatma Refika Hanım, iyi yetişmiş, kültürlü bir insandı. Başlangıçta varlıklı bir ailenin kızı olan, İstanbul’un Moda semtinde adı bir sokağa verilmiş olan Ağabey’in soyundan gelen bu hanım, Fransızca’yı ve Almanca’yı daha küçük yaşta mürebbiyeler elinde öğrenmiş, orta öğrenimini Türkiye’deki yabancı okullarda tamamlamış bir kimse idi. Almanya’da felsefe öğrenimi görürken Verdi’nin Aida operasını seyretmiş; bu operadan etkilenmiş ve bir kızı olduğu takdirde, adını “Ayda” olarak koymayı düşünmüş. Küçük kızının adı böylece Ayda Nesrin olmuş. Ayda doğduktan sonra ona daha küçük yaşta iken dil öğretmeye, daha sonra da Fransız edebiyatçılarının masal, roman ve şiirlerini okutmaya başlamış. Ayda, Fransızca ve bir miktar Almanca dil bilgisinin önemli bir bölümünü annesinin gösterdiği çabalara borçludur. İngilizce’yi kendi gayreti ile öğrenmiştir. Ona disiplinli, tertipli ve “sade bir insan” olmayı da, çok büyük bir olasılıkla, gene o öğretmiştir.

Ayda, edebiyat ile ve edebî çevrelerle ilişkisini hiçbir zaman kesmemiştir. Hocası Prof. Hilmi Ziya Ülken’in sık sık ziyaretine gelen Nurullah Ataç’ın “Cep kitabı” ve “Benim küçük arkadaşım” diye iltifat ettiği Ayda, Türkçe ve yabancı dilde yazılmış pek çok şiiri ezbere okuyabilen bir insandır. Her türlü edebî tartışmayı sürdürebilecek kadar geniş bir edebiyat bilgisine sahiptir. Stefan Zweig’ın Üç Büyük Usta (Ankara: İş Bankası Kültür Yayınları, 1990, 6. baskı, 2000) ve Karen Horney’in Çağımızın Tedirgin İnsanı (İstanbul: Tur Yayınları, 1980) adlı kitaplarının başına koyduğu olağanüstü güzellikteki inceleme yazıları bunun bir kanıtıdır.

Ayda’nın babası Ahmet Hamdi Tanyeli, bir zamanlar İstanbul’un zaptiye âmirliğini yapmış, sertliği ve yönettiği Bölük ile ünlü, içkiliyken bazen tavana ateş edip kahve bile isteyebilen, Yemen’e, Fizan’a sürülüp de ıslah olmayanların sonunda gideceği yer olarak gösterilen bölüğün yöneticisi Bekir Ağa’nın oğludur. Babasına hiç benzemeyen Ahmet Hamdi Bey yumuşak huylu ve duygulu bir insandır. Mizacına uymadığı veya gözü sakatlandığı için askerlik mesleğinden ayrılmıştır. Sahaflar’da kitapçılık yapan, pek çok eski yazı türünü okuyabilen ve Devlet Arşivi’nde (Başvekâlet Arşiv Umum Müdürlüğü’nde) uzmanlık yapan bir insandır. Satın aldığı kitapları satmaya kıyamayan, bu yüzden çok büyük bir kitap koleksiyonuna sahip olan, kitapları okşar gibi tutan, kıvrılmış sahifelerini düzeltmeden, bozulmuş ciltlerini onarmadan edemeyen bir insan... Ayda, kitap sevgisini, Türk edebiyatına ve şiire olan düşkünlüğünü, belki de, bazı akşamlar kurduğu çilingir sofrasında şiirler okumayı alışkanlık hâline getirmiş olan babasının etkisine borçludur.

Ahmet Bey, dağılmış evlerden satın aldığı kitapların içerisinden çıkan bazı yazıları, mektupları, resimleri ve kartpostalları getirir evinde okurmuş. Küçük yaştan itibaren, bu fotoğraflarda sergilenen manzaralar, mutlu veya mutsuz, sevilen veya sevilmeyen insanlara yazılmış olan mektuplar ve şiirler, Ayda’yı daima ilgilendirmiş, etkilemiş ve düşündürmüştür. Onu, bu resimlerde, bu yazılarda ve çevresinde mutluluk kırıntıları aramaya sevk etmiştir. Sönmüş olan ocaklar, küllenmiş olan yaralar, onu, daha küçük bir yaşta ve gençlik yıllarında insanın geleceği konusunda düşünmeye ve mutluluğu için bir şeyler yapmaya sevk etmiştir. Mutlu olmayan insanlara nasıl yardım edilebileceği konusu, bütün hayatı boyunca aklını kurcalamaya devam etmiştir. Yaptığı çeviriler ve bu çevirilerin başlarına yazdığı uzun tanıtma yazıları, hep böyle bir düşüncenin ürünüdür.

Babasının aile içerisindeki adı “Bizim Tolstoy”dur. Bu ad ona, temsil ettiği düşüncelerden ve yaşadığı hayat tarzından çok, sık sık Tolstoy’dan söz etmesinden dolayı verilmiştir. Babasını her akşam Kızıltoprak Tren İstasyonu’nda karşılamayı alışkanlık hâline getirmiş olan Ayda için Ahmet Bey, tam anlamıyla sözünde duran, hem de “erkek sözü” veren bir gönül eridir. Kalender mizaçlı bu insan, Ayda’ya, çok büyük bir olasılıkla, alçakgönüllü, yumuşak, mutlak şekilde sözünde duran ve sadık bir insan olmayı öğretmiştir. Babasının Ayda’ya nasıl bir ideal aşılamış olduğunu gösterebilmek için, ona yazdığı mektuplardan iki alıntı yapalım. Kendine uygun gördüğü unvanları da ekleyerek “Derviş Ahmet Kalender” imzası ile yazdığı bir mektupta, kızına şöyle diyordu: “Bir cemiyette kalabalığa karışıp kaybolmamak için, ‘bir şey olmak’, bir varlık, bir mevcudiyet göstermek zarurîdir. O zaman göreceksin ki, refah ve saadet senin ayağına gelecektir... Bu yüksek zevk ve saadeti tattığın gün, sana çok kıymet veren ve seni çok seven babanı da hatırla...” (10 Kasım 1951) Başka bir mektubunda da “Bence akıllı insan, kendi saadetini, kimseden medet ve muavenet ummadan kendi yapandır” (28 Temmuz 1953), diyordu. Ahmet Hamdi Bey, Hasan Âli Yücel’in 1952 yılından bu yana Cumhuriyet gazetesinde “Bahtiyar Bir İhtiyar”, “İki Şiir, Bir Fikir” ve “Kıştan Bahara” adı ile yazdığı yazılarda bahsettiği, Nisan ayı geldi mi Boğaz’da erguvanların açtığı sırtlarda, eline Ömer Hayyam’ı alarak bahar gezintisine çıkan “İhtiyar dost”tur; Hasan Âli Yücel’in Ayda’ya yazdığı bir mektupta “Meçhul bir ruh kahramanı” olarak nitelediği insandır (8 Mayıs 1957). Askerî okuldan sınıf arkadaşı ve karısının yeğeniyle evlenmiş bulunan Hasan Amca’nın yayımladığı hatıra türünden kitaplarda sık sık adı geçen “Ahmet”tir.

Kişiliğin en fazla etkilendiği yıllar olarak kabul edilen çocukluk ve gençlik yıllarından sonra da Ayda kendini yetiştirmeye ve tamamlamaya devam etmiştir. Çocukluğunda ve gençliğinde aldığı olumlu diyebileceğimiz bu etkilerin yanında, Ayda’yı “Ayda” yapan, şüphesiz gene onun kendisidir. O, bakmasını, görmesini bilen, her türlü yeniliğe açık, Adler’in deyimiyle “sosyal duygu”su kuvvetli bir insandır. Daha iyiye, hayra işleyen, gördüklerinden, işittiklerinden ve okuduklarından ders almasını bilen zekâsı, ona “Ayda” kişiliğini kazandırmıştır. Kişiliği son derece bütün bir insandır; hayatında hiçbir çelişkiye yer vermemiştir.

Bu çalışkan insan, hemen hiç boşa vakit harcamamıştır. Emeğinin karşılığını görememiş, meyvelerini toplayamamış olsa bile, çalışmaktan yılmamıştır. Daha sonra söz konusu edeceğimiz çalışmalarının yanında, pek çok şiir yazmıştır. Catullus’tan, Ömer Hayyam’dan; Lamartine, Alfred de Musset, Tastu, Baudlaire ve Verlaine gibi Fransız şairlerinden şiirler çevirmiştir; Edgar Allen Poe, Byron ve Swinburne gibi İngiliz ve Amerikan şairlerinden de şiirler çevirmiştir. Bu şairleri, “Kendi dilinde okumak” istediği için Türkçe’ye çevirmiştir. Felsefî ve psikolojik içerikli “günlük”ler tutmuştur. Gene psikolojik içerikli denemeler kaleme almıştır. Bütün bunlarda kendi iç âleminin zenginliklerini dile getirmiştir. Bütün bu yazılarını, defterler dolusu günlüklerini, parça parça yazılmış olsa da “Serüven” dediği ve karşılaştığı olayların ve insanların kendisini ne şekilde etkilediğini anlatan yaşam öyküsünü yayımlayabilir miyim, buna hakkım olur mu, bilemiyorum. Ne yazık ki, kendisi hayatta iken bunları yayımlamayı düşünmemiş, bana bile göstermemiştir.

Ölünceye kadar eşinden bile sakladığı “Serüven”in bir bölümünde şöyle demektedir:

“Geçen gece uykum kaçtı. Birkaç saat uyanık kaldım yatakta. Marcus Aurelius’un, kitabının başına koyduğu giriş bölümünü hatırladım. Kimlere neler borçlu olduğunu yazıyordu. Aynı şeyi ben de yapmaya çalışayım diye düşündüm. O zaman ne kadar çok kimseye ne çok şey borçlu olduğumu gördüm. Öğrendiğim şeylerin hepsini tam olarak benimseyemediğimi hemen belirtmeliyim; ama hiç değilse gördüm, fark ettim ve değerini kavradım. Bir de şunu düşündüm: Çevremdeki bütün bu insanlardan daha fazla şey öğrenemediğimi, hatanın onlarda değil bende olduğunu...

“Evet, kimlerden neler öğrendim? Ninemden [110 hattâ 115 yaşına kadar yaşamış olan Bekir Ağa’nın eşinden] sabrı, tevekkülü, bağımsızlığı, kimsenin işine karışmamayı. İç huzurunu, sakinliği. Az konuşmayı da öğrenebilirdim tabiî. Sabırlı olmayı tam olarak öğrendiğimi söyleyemem. Babamdan ciddîliği, sözünde durmayı, cömertliği -ama aynı zamanda- idareli olmayı. Dürüstlüğü, başkaları ile içli dışlı olmamayı, iç dünyanın bağımsızlığını, tabiat sevgisini ve duygu zenginliğini. Düşünce, fikir ve edebiyat konularına ilgi duymayı. Annemden düzenli ve tertipli olmayı, insanlara acımayı ve hoşgörülü davranmayı, tabiat sevgisini, şiir zevkini, estetik duyguyu, gayretli olmayı (özellikle bunu) ve çalışkanlığı. Ablamdan pek bir şey öğrendim diyemem, çünkü ondaki iyi ve güzel nitelikler daha çok doğuştan gelen özellikler ve bunların öğrenilmesi mümkün değil: İyi kalplilik, çocukça bir saflık ve temizlik, spontanelik, çocukça bir açık sözlülük, doğruluk ve dürüstlük, canlılık, neşeli olma -tabiî şimdi pek neşeli ve canlı değil artık. Zor bir hayat yaşadı çünkü. Erenköy’deki bahçede J’attendrai’yi söylerken o tatlı, sağlıklı, iki örgülü saçlı güzel genç kızı düşündükçe boğazıma bir şeyler takılıyor, hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum.

“Arkadaşlarımdan çok şey öğrendim. En çok da hayat arkadaşımdan; kontrollü olmayı, dikkatli, titiz ve uyanık olmayı, tenkitlere açık olmayı, daha iyi ilişkiler kurmayı ve sosyalleşmeyi. Ve öteki arkadaşlarımdan: Birinden sosyal duyguyu, insanlara ilgi göstermeyi; ötekinden esprili olmayı, neşeli olmayı, kendine çeki-düzen vermeyi; bir başkasından şefkati, duygularını içten bir şekilde açığa vurmayı, insanlar için iyi bir şeyler söylemeyi ve hayranlık duygusunu. Birinden şikâyet etmemeyi, sızlanmamayı, dertleri ille de anlatmak gerekince esprili bir dille anlatmayı, özel problemlerimizi kendimize saklamayı; ötekinden gayreti, çalışkanlığı, insan sevgisini...

“Düşünüyorum da ne çok insandan ne çok şey öğrenmişim. Hepsini burada yazmama imkân yok. Bu öğrendiklerimin hakkını tam olarak verebiliyor muyum, onu da bilmiyorum. Kitaplar da insana çok şey öğretiyor. Öğrettikleri en önemli şey, bence hayatı, çevremizi ve kendimizi tanıyıp değerlendirmemize imkân sağlayacak ipuçlarını vermeleri. Kitaplara bu kadar düşkün olmasaydım, çevremden bu kadar çok şey öğrenemezdim. Yine de hayatımı baştan sona gözden geçirdiğim zaman, bulunduğum noktayı küçümsemiyorum. Bu noktaya ulaşmak için pek çok çaba harcadım ve bu çabalarımın çoğunda başarılı oldum. Her şey için her şeye ve herkese minnettarım.”

Evet, inanılması güç olmakla birlikte söylediklerinde büyük bir açık sözlülük ve doğruluk vardır. Gerçekten de bu etkilerden yararlanmış ve kendine özgü, saygı duyulacak bir kişilik geliştirmiştir.

Onun bütün kişilik özelliklerini burada ayrıntılarıyla sayıp dökmeyi gereksiz buluyorum. Onu daha yakından tanımak isteyenlere başkaları tarafından yazılmış olan bazı yazıları okumalarını salık veririm. Ancak, şunu söyleyebilirim ki, inandığı bütün insanî ve ahlâkî prensipleri hayatı boyunca uygulamış, hiçbir zaman söyledikleri sözde kalmaya mahkûm bir ahlâk düşünürü olmamıştır. Jale Baysal, ölümü münasebetiyle yazdığı mektupta, onun için “Dr. Ayda Yörükân’ın bütün çalışmalarında ve yaşayışında yansıyan kişilik; doğruluk, şaşmaz bir dürüstlük, en derinleri görebilen keskin ve aydınlık bir bakışla belirlenmiş bir anlayış ve sevgi bütününden oluşuyordu” (22 Mart 1993), diyor. Hüseyin Batuhan, “Genellikle en sevdiğimiz insanlarda bile ufak tefek kusurlar buluruz; tek kusur bulamadığım insan sanırım gene Ayda Yörükân... Böylesine mükemmel bir insanı kaybetmiş olmak bütün dostları için onulmaz bir acı, şüphesiz, ama gene de ne mutlu bana ki, hayatta böyle bir insanı tanıma şansına erebildim”
, diyor. Türkân Turgut, onun “Empathy ve Compassion duygularına en üst seviyede sahip olan bir insan” olduğunu söyledikten sonra, “Başkalarının sıkıntılarını ve acılarını ta içinde duyarak onlara yardımcı olmak için çırpınan ve üzülen bu bilge kişinin önünde saygıyla eğiliyorum”, diyordu. Sıraladığımız bütün bu özellikler, sanırım, onun yaptıklarını daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.

Onu, 16 Mart 1993 günü kaybettik. O korkunç ve sinsi hastalığa yakalanmıştı. Geç kalındığı zaman tedavisi mümkün olmayan o lânet hastalığa!.. Bu olayı tevekkül ile karşıladı. Bu olaydan büyük bir üzüntüye kapılmış olan eşi Turhan Yörükân’a, Stoalı filozof Epiktetos’un başına gelenleri hatırlatarak, onu sükûnete davet etmiştir. Son sözleri ise, mutlu yaşamış olduğunu söyleyerek bizleri teselli etmek olmuştur.

Kırları, denizi ve çiçekleri seven; papatyalarla yârenlik eden; serçeleri, kumruları, güvercinleri ve çok soğuk kış günlerinde şehirlere üşüşen aç sığırcıkları balkonunda besleyen; yağmur altında yürümekten hoşlanan Dr. Ayda Yörükân, ne yazık ki, 1993 yılından bu yana sadece hatıralarımızda yaşıyor.



Kısaca kişilik gelişmesinden söz ettiğimiz Ayda Yörükân’ın bir bilim kadını olarak yaptığı çalışmaları biraz daha ayrıntılı olarak tanıtmaya çalışalım.

Orta hâlli bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmiş olan Ayda Yörükân, İstanbul Kız Lisesi’ni bitirdikten sonra, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne yazıldı. Felsefe, sosyoloji, psikoloji ve psikiyatri eğitimi gördü. Mezun olduktan kısa bir süre sonra açılan asistanlık sınavını kazanarak Sosyoloji Kürsüsü’ne asistan oldu. Şehir sosyolojisi ve insan ekolojisi konularında doktora yaptı. Aynı kürsüde görevli eşi Dr. Turhan Yörükân ile birlikte, Türkiye’nin çeşitli yörelerinde köy ve şehir araştırmaları yaparak Türk toplumunu daha yakından tanımak imkânını buldu. 27 Mayıs İhtilâli’nden sonra, eşi ile birlikte Cahit Tanyol aleyhine bir bilimsel kritik yayımladı. Otuz küsur gazetede “Üniversitede Skandal” başlığı ile kamuya tanıtılan bu yetersizlik belgesinin sonuç vermemesinden sonra, kendisi ve eşi için son derece rahatsız edici bir ortam hâline gelen Edebiyat Fakültesi’nde çalışmak istemedi. 1963 yılının sonlarına doğru, İmar ve İskân Bakanlığı’ndan almış oldukları bir teklife olumlu cevap vererek, Turhan Yörükân ile birlikte bu Bakanlıkta çalışmaya başladı. Dr. Ayda Yörükân, 1965-1970 yılları arasında Bakanlığa bağlı olarak kurulan Sosyal Araştırma Dairesi Başkanlığı görevinde bulundu. Bu dönem, onun ve araştırmalardan sorumlu Mesken Genel Müdür Yardımcısı olarak benim bilimsel çalışmalarda bulunmak açısından çok üretici olduğumuz, birbirini tamamlayan çalışmalar yaptığımız bir dönemdir.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Dergisi’nde yayımladığı “İnsan Ekolojisi’nin Gelişme ve Problemleri” (Sayı 13-14, 1958-1959, ss. 150-165) adlı yazısı, daha sonraları yapacağı meslekî çalışmaların ve ekolojik dengelere karşı gösterdiği duyarlığın başlangıcını oluşturmuştur. Şehir Sosyolojisinin Teorik Temelleri (Ankara: İmar ve İskân Bakanlığı, Mesken Genel Müdürlüğü Sosyal Araştırma Dairesi, 1968) adlı kitabı, daha önceki bu çalışmasının devamı niteliğinde idi. Bu kitabın alt başlığı, “Temel Kavramlar, Teoriler ve Problemler” adını taşıyordu. Bu kitap, üniversitelerde seminer çalışmalarına konu yapılmış, birçok öğrenci tarafından ısrarla istenmiş ve kısa bir sürede tükenmiştir. Amacı, şehrin sadece alt yapı tesisleri ile binalardan meydana gelmiş cansız bir varlık olmadığını, aynı zamanda tarihî gelişmesi içerisinde şehrin bir sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik varlık olduğunu da gözler önüne sermekti. Amacı, şehrin insanlar için var olduğu gerçeğine bazı şehir kurumlarının dikkatini çekmekti.


1965 yılından sonra, İmar ve İskân Bakanlığı, tabiî âfetlere maruz kalmış bölgelerde yaşayan insanları yeni yerleştirme bölgelerine, tasfiye edilen gecekondu bölgelerindeki aileleri de “gecekondu önleme bölgeleri”nde yapılan sosyal konutlara yerleştirme konusunda yaygın bir faaliyet içerisine girmeye başlamıştır. Bu döneme gelinceye kadar, büyük Erzincan Depremi’nde hayatını yitirmiş, evleri yıkılmış kimselerin hak sahiplerine bile henüz konutları verilmemişti. Hak sahibi olanlar, âfetzedelerin çocukları, belki de yurdun birçok yerine dağılmış çocuklarının çocuklarıydı. Ayda Yörükân’a ve dairesine verilen ilk görevlerden birisi işte bu hak sahiplerini bulup ihtiyaçlarını, yaşama tarzlarını belirlemek olmuştur. Ayda Yörükân için problemin başka birtakım yönleri daha vardı. Deprem sonrasında ve gecekondu yıkımı sırasında, başka bir deyimle buhran hâllerinde, mahallî yöneticiler bu insanlara karşı nasıl hareket etmeliydi? Gerek âfet yerleştirme bölgelerinde, gerekse gecekondu önleme bölgelerinde yapılacak yeniden yerleştirme işlemleri sırasında yöneticiler nelere dikkat etmeliydiler? Bu konularda 1962-1965 yılları arasında, Yıldız’daki Millî Güvenlik Akademisi’nde “Kitle”, “Savaş” ve “İhtilâl” sosyal psikolojileri ile, özellikle “Buhran Hâllerinde Yöneticilere Tavsiyeler” konusunda verdiği ve “hizmete özel” olarak yayımlanmış olan konferanslarından da yararlanarak Yeniden Yerleştirme ve Gerginlik Hâllerinde Yöneticilere Tavsiyeler (Ankara: İmar ve İskân Bakanlığı, Mesken Genel Müdürlüğü Sosyal Araştırma Dairesi, 1968) adlı kitabını yayımladı. Alexander Leighton’ın tavsiyelerinden yararlanarak hazırladığı bu kitap, dün olduğu gibi bugün de, ele aldığı ana konuların yanında, “etnik grup”, “kültürel kimlik” tartışmaları ve anarşi ile yüz yüze gelmiş Türkiye’de, yöneticilere önemli tavsiyelerde bulunabilecek yegâne rehber kitaptır.

İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nin düzenlendiği II. Konut Paneli’ne “Mesken ve Ruh Sağlığı” adlı bildirisiyle katıldı. Panel, “Memleketimizde Halk Konutları Projelerinin Düzenlenmesine Etki Yapan Faktörler” konusunu tartışmak üzere tertiplenmişti. Bildirisi yapılan tartışmalarla birlikte, Yapı Araştırma Kurumu tarafından 1965 yılında yayımlandı. Bildirisinde, konut konusunun “insanî” yönlerini vurgulamaya çalıştı. İnsanların içerisinde yaşadıkları konutların psikolojik boyutları üzerinde durdu; konut standartları ve barınma yoğunlukları ile insan ihtiyaçları ve ruh sağlığı arasındaki ilişkiye dikkat çekmeye çalıştı. Bunlar, Türkiye’de o zamana kadar üzerinde hemen hiç durulmamış olan konulardı.

Chombart de Lauwe ve arkadaşlarının Konut ve Aile Konusunda Fransız Mimarlarının Bugünkü Eğilimleri adlı eserini Türkçe’ye çevirdi. Le Corbusier başta olmak üzere, ünlü Fransız mimar ve yapımcılarıyla bir dizi konuşmayı içeren bu kitabın başına yazdığı “Önsöz”de Ayda Yörükân şöyle diyordu: “Konutla aile arasındaki ilişki konusunu iki açıdan görmek mümkündür. Birincisi, kötü konut şartlarının ailelerin, dolayısıyla fertlerin hayatı ve mutluluğu üzerindeki zararlı etkileri. İkincisi ise, insana yaraşır bir hayata ve mutluluğa ulaşmak yönünden konutun yapabileceği olumlu etkiler...” (Ankara: İmar ve İskân Bakanlığı, Mesken Genel Müdürlüğü Sosyal Araştırma Dairesi, 1968, s. IX). Bu önsözü ve çevirisiyle, Türk mimarlarını ve yapımcılarını, özellikle sosyal konut projeleri ve yerleştirme plânları yapmakla görevli Bakanlık mensuplarını etkilemeye çalışıyordu. Ne yazık ki, bu kuruluşta çalıştığı sürece, beklediği yönde herhangi bir ilerlemeye şahit olamadı. Âfet konutlarına ve sosyal konutlara yerleştirilen ve yerleşmek istemeyen insanlarla mülâkatlar yaparak, eşinin yanında, bu konutların Türk örf ve âdetine, sosyal yapısına ve bu insanların özel yaşantılarına uymayan yönlerini yılmadan, usanmadan ilgili makamlara anlatmaya çalıştı.

Ayda’nın çocukluğu, Bekir Ağa’nın bugün Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin istimlak alanı içerisinde kalmış olan evinde geçmiştir. Daha önce söz konusu ettiğimiz “Serüven”inde, bu evi ve çevresini anlatırken şöyle diyordu: “Geniş sofalarını, her basamağı ayrı bir sesle gıcırdayan merdivenlerini, karanlık avlusunu, aydınlık, ferah, denize bakan odalarını, sardunya ve karanfil saksılarının yer aldığı cumbalarını, pencereden görülen o güzel bahçeyi... ve sonra mahalleyi de anlatmak isterdim. Havagazı fenerlerinin aydınlattığı o toprak sokağı ve yokuşu; fenerlerin yanındaki eski çeşmeyi ve o çeşmenin haznesini kendine barınak edinip son günlerini orada geçiren ve orada ölen ihtiyar kadının acıklı hikâyesini; karşıdaki büyük tahta kapının ve yüksek duvarların arkasına gizlenmiş esrarengiz bahçeyi ve konağı, orada yaşayan o iki genç hanımı; az ilerideki bostanın içindeki ufacık kulübesinde yapayalnız yaşayan başka bir ihtiyar kadının hikâyesini ve peri masallarına lâyık o güzelim bahçesini... Bütün bunları yazmakla kalmazdım; elimde olsaydı resimlerini yapardım; çizgi filmler hâline getirirdim. ‘Havagazı Fenerinin Serüvenleri’ diye bir dizi hâline sokar, şipşirin bir fenerin dilinden anlatırdım. Oysa hepsi kaybolup gidecek. Henüz kaybolmadılar, çünkü benim belleğimde, hayallerimde ve rüyalarımda yaşıyorlar daha. Ama ben öldükten sonra hepsi kaybolacak. Ve kimse o evde ve o evin yakın çevresinde olup biteni bilmeyecek”.

Gençliğinin geçtiği İstanbul’un Moda, Kalamış ve Caddebostan semtlerinde denizin yavaş yavaş kahverengine döndüğünü üzülerek gözlüyordu. Kızıltoprak’ta çocuklar üzerinde araştırma yaptığı ilkokulu, yükselen apartmanların arasında ancak güçlükle seçebilmeye başlamıştı. Anne tarafından “Büyük Baba evi”nden ve bahçesinden geriye sadece iki apartman arasına sıkışmış ve kurumaya yüz tutmuş bir çam ağacı kalmıştı. Daha sonra neler olacağı, artık iyice görünür hâle gelmeye başlamıştı. Acaba Erenköy’deki köşklerin bahçeleri, o zengin bitki kültürü, Le Corbusier tarzında bir mimarî anlayışla korunamaz mıydı? Bir zamanlar, “yaşayabilirim” dediği İzmir şehri de artık yaşanamaz bir hâle gelmeye başlamıştı. Duyduğu eziklikle, masasının başına oturup büyük bir gayretle Uluslararası Modern Mimarî Kongresi (CIAM)’nin yayımladığı Atina Anlaşması’nı (Ankara: İmar ve İskân Bakanlığı, Mesken Genel Müdürlüğü Sosyal Araştırma Dairesi, 1969) Türkçe’ye çevirdi. Bu eserin o tarihe kadar Türkçe’ye kazandırılmamış olmasından büyük üzüntü duyuyordu. Kongrenin sekreterliğini ünlü Fransız mimarı ve şehircisi Le Corbusier yapmıştı. Avrupa’daki şehirlerin kötü gidişine dur demek için Atina’da 1933 yılında toplanmış olan bu uzman kişiler, bir şehircilik anayasası hazırlamışlardı. Avrupa şehirleri, bu esere pek çok şey borçludur. Bu kitap, Bakanlık dışında çok büyük bir ilgi gördü. Ama bu kitabı, Ayda Yörükân, ne yazık ki, uygulamaya yetkili olan İmar ve İskân Bakanlığı’nda görevli üst kademe yöneticilerinin hiçbirisine okutamadı.

1965 yılında Sosyal Araştırma Dairesi Başkanlığı’nı üstlendikten sonra, eşi ile tam bir iş birliği hâlinde, bozulan şehirsel çevrelerin, tabiattan gittikçe kopan, kirlenen, gittikçe kalabalıklaşan ve yozlaşmaya başlayan şehirsel çevrenin insan sağlığı üzerindeki kötü etkileri konusunda çalışmalar yapmaya başladı. Modern Şehir ve İnsan Sağlığı adıyla bir kitap yayımladı. Kitaba yazdığı “Giriş” yazısında şöyle diyordu: “İnsan, tabiattan kopmuştur... Fert artık tabiî bir çevre içerisinde ve başka varlıklar gibi tabiatın bir parçası olarak yaşayacak yerde, tabiatla temasını geniş ölçüde yitirmiş ve bütünüyle kendi eseri olan yapma bir çevre içerisinde yaşamaya başlamıştır. Bahçeler, tarlalar, kırlık araziler yavaş yavaş büyük şehirlerin çevresinden uzaklaşmış ve insan şehrin gürültüsü, kalabalıklığı, dağdağası, çeşitli dumanlar ve gazlardan kirlenmiş puslu havası içerisinde bu yapma çevrenin bütün kötü etkilerine açık bir hâle gelmiştir. Vazolara yerleştirdiği kuru otlar, sepetler veya cam kâseler içerisinde sakladığı deniz böceği kabukları, saksılar içerisinde yetiştirdiği çiçekler, şehir insanının tabiatın fosilleri veya kalıntıları ile tabiata ulaşmak için yaptığı umutsuz çabayı göstermektedir. Hayvanlar dünyası ile olan teması ise yalnızca kafesteki kanaryası, evin içinde beslediği kedisi veya köpeği ile olan ilişkisine indirgenmiştir...” (Ankara: İmar ve İskân Bakanlığı, Mesken Genel Müdürlüğü Sosyal Araştırma Dairesi, 1969, s. XII). O, bu kitabında, kalabalık içerisinde “yalnız” olan şehir insanının dertlerini dile getirmeye çalışıyordu. Çeşitli araştırıcıların yaptığı çalışmaları, “İnsanların Şehrinde Tabiatın Yeri”, “Şehirleşme ve İnsan İhtiyaçları”, “Şehirsel Çevrede Beden ve Ruh Sağlığı”, “Modern İnsanın Sinir Yorgunluğu” ve “Şehirsel Toplumun Büyümesi, Ruh Çöküntüsü ile İlgili Bozukluklar ve İntihar” başlıkları altında okuyucusuna aktarmaya çalışıyordu. Pek çok üniversite, yayımladığı kitapları İmar ve İskân Bakanlığı’ndan temin etmeye çalıştı; ders ve seminer çalışmalarına konu yaptı ve kitaplıklarına koydu. Ayda Yörükân da, ancak 20 yıl sonra, 1990 yıllarına doğru belirginleşmeye başlayan çevre bilincinin oluşmasına, böylece sessiz sedasız ama anlamlı bir katkıda bulunmuş oluyordu.

Turhan Yörükân da Ayda Yörükân da İmar ve İskân Bakanlığı’nda görev yaptıkları dönemde, bu bakanlığın insanî bir görevi olduğunu, şehir ve konut işlerinin çok disiplinli bir anlayışla yürütülmesi gerektiğini telkin etmeyi bir görev olarak benimsemişlerdir. Turhan Yörükân, Şehirlerin Yeniden Geliştirilmesi ve Yenilenmesi Sırasında İş Birliği (Ankara: İmar ve İskân Bakanlığı, Mesken Genel Müdürlüğü Sosyal Araştırma Dairesi, 1969) adlı kitabını yayımladığı sırada, Ayda Yörükân da söz konusu ettiğimiz Modern Şehir ve İnsan Sağlığı adlı kitabını yayımlamış bulunuyordu. Her ikisi de, ilgili alanlarda değişik meslek erbabının yapabileceği katkıların neler olabileceğini, şehirlerin düzgün işlemesinin de buna bağlı olduğunu belgelemeye çalışıyorlardı. Kitaplarını, birbirini tamamlamak; mimar, mühendis ve plâncılarla sağlık uzmanlarının, sosyologların, sosyal psikologların, antropologların, coğrafyacıların ve iktisatçıların birbirlerine ne gibi yardımlarda bulunabileceğini ve bundan nasıl bir karşılıklı anlayışın doğabileceğini göstermek amacıyla hazırlamışlardı. Bu kitap, onun Sosyal Araştırma Dairesi tarafından yayımlanan en son kitabıdır.

Ayda Yörükân, 1970 yılı sonlarına doğru görevinden alınarak müşavir yapıldı. Onun müşavirlik döneminde, Turhan Yörükân ile birlikte, iki büyük cilt hâlinde hazırladığı kitaplar, İmar ve İskân Bakanlığı’nda yayımladığı en son kitaplardır
. Bu iki kitap, yazdıkları kısa bir “İthaf” yazısı ile “1964-1970 yılları arasında bu Rehberdeki teknikleri veya bu teknikleri esas alarak hazırladığımız daha az ayrıntılı araştırma tekniklerini, Bursa Gecekondu Bölgeleri’nde olduğu gibi, Ankara, İstanbul, İzmir, Diyarbakır, Erzincan, Erzurum, Samsun ve Zonguldak şehirlerindeki gecekondu bölgelerinde de uygulayarak bizimle birlikte çalışmış olan tüm Sosyal Araştırma Dairesi mensuplarına armağan ediyoruz”, diyorlardı. Bütün bu bölgelerde büyük emek mahsulü toplanmış olan bu araştırma materyaline dayanarak herhangi bir karşılaştırmalı yayın yapmalarına izin verilmedi. 90 çelik dolap dolusu materyalin ve araştırma sonuçlarının bir üniversiteye verilmesine de izin verilmedi. Gecekondu Kanunu’nun âmir hükümlerine rağmen, gecekondu yapımının alabildiğine artmış, hattâ yeni gecekondu bölgelerinin kurulmuş olduğunu belgeleyen bu materyal, bir gün, tahlil sonuçlarıyla, hazırlanmış olan cross-tablolarla birlikte kimseye duyurulmadan SEKA’ya gönderildi ve boşalan çelik dolaplar Bakanlık birimleri arasında pay edildi. Hattâ, bir bilimsel çalışmaya konu yapılmış olan kıymetli kitaplığı da aynı âkıbete uğramaktan kurtulamadı.

Yörükânlar, bir dokümantasyon merkezi kurmayı arzulamışlardı. Kendilerine büyük destek vermiş olan Bakan Haldun Menteşoğlu da bu fikre sıcak bakıyordu. Verileri IBM kartlarına geçirerek saklamayı düşünüyorlardı. İstanbul Üniversitesi’ndeyken sosyal yapı ve bölge plânı açısından Turhan Yörükân’ın Adapazarı, Akyazı ve Hendek köylerinde yaptığı araştırmaların sonuçlarını da aynı yerde saklıyorlardı. Gerek Bakanlık bünyesinde yaptıkları, gerekse daha önce yapılmış olan araştırmalar, diakronik araştırmalardı. Bu araştırmaların, gelişmeleri ve değişmeleri ölçmek bakımından belli zaman aralıklarıyla (hiç olmazsa bir defa daha) tekrarlanmaları gerekiyordu. Ne yazık ki, hükûmet değişmiş, bu idealleri gerçekleşememişti. Söz konusu ettiğimiz yok etme olayını öğrendiklerinde ise, bütün bu materyal çoktan kâğıt olmuştu. Plânladıkları ve yönettikleri bu köy, gecekondu ve şehir araştırmaları, her ikisinin de temel uğraşlarını oluşturduğu hâlde, Ayda Yörükân’ın gecekondular konusunda yaptığı yayınlar, Turhan Yörükân ile birlikte Fransızca, İngilizce ve Türkçe olarak hazırlanmış olan kitaptan
, Birleşmiş Milletler uzmanları için Fransızca, İngilizce ve Türkçe olarak hazırladığı dépliant’lardan ve Ayda Yörükân’ın 1971 yılında Konut Özel İhtisas Komisyonu için hazırladığı ve 1974 yılında yayımlanan Gecekondu Raporu’ndan ve Turhan Yörükân’ın Uluslararası Verem Savaşı Paneli için hazırladığı Gecekondular ve Gecekondu Bölgelerinin Sosyo-kültürel Özellikleri (Ankara: İmar ve İskân Bakanlığı, Mesken Genel Müdürlüğü Sosyal Araştırma Dairesi, 1965, 1968) adıyla yayımladığı kitaptan ibaret kaldı. Ne yazık ki, büyük emek mahsulü olan esas araştırma monografileri yayımlanamadan kaldı.

Bir geri kalmışlık tanımlaması şöyle der: “Araştırma yapmaz, yapsa bile uygulamaz, uygulamak istese bile uygulayamaz”. Araştırmalardan sorumlu bir genel müdür yardımcısı olarak Turhan Yörükân da, Ayda Yörükân da, üst kademelere araştırmanın ve insanî konuların önemini belirten çeşitli raporlar sundular. Belki başka uzmanların söylediklerine daha çok inanırlar düşüncesiyle, büyük bir telif ve çeviri faaliyetine giriştiler. Basılan çeviri eserlerin seçilmesinde, asıllarıyla karşılaştırılmasında, dillerinin düzeltilmesinde ve birbiriyle uyumlu bir hâle getirilmesinde, kullanılan kavramların standartlaştırılmasında Ayda Yörükân’ın çok büyük bir emeği geçmiştir. Hazırlanan kitapların ellinin üzerinde bir bölümü yayımlanmıştır. 1966’dan bu yana geçen dört yıl içerisinde 50’nin üzerinde bilimsel kitap yayımlamak, kolay bir iş değildir. Bu kitaplar, bugün de, faydalanılabilecek yegâne kaynak kitaplardır. Ne acıdır ki, bu faaliyetin birinci derecede sorumlusu olarak gördükleri Turhan Yörükân bu yüzden çok büyük bir husumet çekmiştir, defalarca engellenmek istenmiş, bakan Nakipoğlu zamanında da faaliyeti tamamen durdurulmuştur.

Ayda Yörükân, çelimsiz yapısına rağmen, imar plânları için, özellikle âfet ve gecekondu bölgeleri için yapılan araştırmalarda, eşinin yanından ayrılmamış, araştırmaların çoğunu onunla birlikte yönetmiştir. Söz konusu insanları yakından tanımak istemiştir. Hiçbir zaman sadece masa başı bir bilim kadını olarak kalmamıştır. Eşiyle birlikte, o da, âfet ve gecekondu önleme bölgeleri için yapılan imar plânlarının, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik şartları hesaba katmadan yapılmaları hâlinde ne gibi mahzurları olabileceğini -gerek plânlama öncesinde, gerekse yerleşme olayından sonra yapılmış olan araştırmalarla- gözler önüne sermeye çalışmıştır. Çok uğraşmış, çok didinmiş, gene de âfetzedelerin ve gecekonducuların problemlerinin çözümünde, istediği ölçüde yardımcı olamamıştır; çünkü karşısına dikilen engelin başında, insanları hesaba katmayı öğrenmemiş ve konutu üstü kapalı dört duvardan ibaret sanan koca bir “teknik” yönetici kadro bulunuyordu.

Dr. Ayda Yörükân, Sosyal Araştırma Dairesi’ni 1970 yılı ortalarına kadar büyük bir dirayetle yönetti. Zaman zaman kadrosu 120 kişiyi bulan bu dairede, herkesin problemleriyle ilgilendi, örnek insan davranışlarıyla ve bilimsel yeteneği ile güven sağladı, kendini sevdirdi ve saygı gördü. İşine herkesten önce geldi; makamını herkesten sonra terk ederek yanında çalışanlara örnek oldu. Müşavirliğe atandıktan sonra da, bilinen müşavirlerden olmadı. Kendisine özgü davranışlarından asla taviz vermedi. Kendisine hiçbir iş verilmediği ve aranıp sorulmadığı hâlde, 9-17 saatleri arasında masasının başından ayrılmadı. Ancak, boş boş da durmadı. İnsanlara faydalı olabilecek kitaplar çevirip onlara yardımcı olmanın yollarını aradı. Türkiye’nin karışmaya, Bakanlıkta siyasî gruplaşmaların iyice belirgin hâle gelmeye başladığı ve hiçbir işin yapılmadığı bir dönemde gerek Ayda Yörükân’ın, gerekse Turhan Yörükân’ın bu Bakanlıkta durmaları için artık bir sebepleri kalmamıştı. Godot’yu yeterince beklemişlerdi. Emekliliklerini istediler. 1976 yılında, kendi isteğiyle emekli olduğunda, Ayda Yörükân henüz 48 yaşında idi.

Ayda Yörükân, müşavirlik döneminde, benim tutumumun aksine
, konut ve şehircilik konusunda hiç kimseye bir yardımda bulunamayacağına kanaat getirdikten sonra, bir daha o konulara dönmedi; tek tek insanlara yardımcı olabileceğine inandığı birtakım popüler felsefe ve bilim kitaplarını Türkçe’ye çevirmeye ve yayımlamaya başladı ve bu faaliyetini ölünceye dek sürdürdü. “İnsanlar tek tek mutlu olduğu zaman, toplum da bir gün bu mutluluğa erişebilir”, diye düşünüyordu. Fransız filozofu Alain’den iki kitap çevirdi. Bunlar akıllıca yaşamanın ve mutlu olmanın yollarını öğretiyordu. İnsanı tanıma, insanın kendi problemlerinin bilincine varmasını sağlama yönünden Adler’in, Fromm’un ve Karen Horney’in kitaplarını çevirdi. Adler’den ve Yeni-Freudçulardan çevirdiği beş kitap içerisinde yalnız Horney’in “İç Çatışmalarımız” adlı kitabı henüz yayımlanmamıştır. Eğitim konusunun Türk insanı için çok büyük bir önemi olduğuna inandığı için, İngiliz filozofu Alfred N. Whitehead’in “Eğitimin Amaçları” adlı kitabını, okuyucu açısından çok teknik bulduğu üç bölümü hariç olmak üzere, Türkçe’ye çevirdi. Henüz yayımlanmamış olan bu kitabın Türk eğitim sistemi açısından büyük bir fayda sağlayacağını düşünüyordu. Büyük bir hümanist olarak gördüğü Stefan Zweig’ın iki eserini Türkçe’ye kazandırdı. Toplam bu on eserin her birinin başına hem kendi fikirlerini, hem de yazarları ve eserlerini tanıtan uzun inceleme yazıları koydu. Fromm’un (1972), Adler’in (1973) ve Horney’in (1980) en önemli eserlerini Türkçe’ye ilk defa o çevirmiş oldu. Böylece bu kimseleri bu büyük eserleriyle Türkiye’ye ilk defa o tanıtmış oldu. Basında çıkan yazıların bu kitapları yeterince tanıtmış olduğunu düşünüyorum . Ayda Yörükân’ın, bu kitaplar için yazdığı tanıtma ve inceleme yazılarının ustaca yapılmış bir değerlendirmesini, Hüseyin Batuhan’ın “Ayda Yörükân’ın Ardından” (Ankara: Erich Fromm, Erdem ve Mutluluk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Baskı, 1993, ss. XLVII-LVII) adlı yazısında bulabilirsiniz; bu yazıyı okumanızı öneririm.

Ayda Yörükân için, son olarak, şunları söyleyebilirim: Bir bilim kadını olarak, bilimsel ahlâk kurallarına her zaman sadık kaldı. Boş vermedi. “Adam sende” demedi. Yapabildiğinin en iyisini yapmaya çalıştı
. Müşfik bir yönetici oldu. “İnsan” olarak pek çok kimseye iyi bir örnek oldu. Yakın çevresine ve topluma faydalı olabilmek için elinden geleni yapmaya çalıştı. Eserleri tekrar tekrar basılıyor ve okunuyor. Müsterih olsun... Onu şükrânla yâd ediyoruz.



Ayda Yörükân’ın, yaptığı bilimsel çalışmaların ve hazırladığı telif eserlerin yanında, usta bir çevirmen olarak sergilediği özellikleri, Sayın Hüseyin Batuhan’ın, Ayda Yörükân’ın ölümü münasebetiyle yayımladığı bir yazısını
bütünüyle vererek tanıtmaya çalışalım:


Türkçe’ye sekiz önemli ve değerli eser kazandırmış bir çevirmen olmasına rağmen Dr. Ayda Yörükân’ın adını yazın dünyamızda pek fazla duyan olduğunu sanmıyorum. Oysa o büyük ustalıkla gerçekleştirdiği bu çevirilerinden ötürü geniş çevrelerce tanınmayı çoktan hak etmiş biriydi. Ne yazık ki, değerbilirlik ve haktanırlık gibi erdemlere fazla önem veren bir toplum değiliz. Özellikle kültür hayatına büyük katkıları olan çevirmenleri çoğu zaman görmezden geliriz. Bu nedenle ben, bundan kısa bir süre önce kaybettiğimiz bu değerli insanı, yayımlanışını göremediği “Erdem ve Mutluluk” adlı son çevirisi nedeniyle tanıtmayı “gecikmiş” bir görev sayıyorum.

Bundan 25 yıl kadar önce Ayda Yörükân’ın Fransız düşünürü Alain’in Minerva veya Bilgelik (Ankara: Tur Yayınevi, 1971) adlı eserini çevirmekte olduğunu görünce şaşırmış, hattâ biraz kaygılanmıştım. Fransız dilinin en büyük stilistlerinden biri sayılan Alain’i çevirmeye kalkmak büyük bir cesaret işidir, zira Alain son derece zengin bir dil kullanmakla kalmaz, üstelik fikirlerini bazen Fransızların bile anlamakta zorlandıkları sofistike bir biçimde dile getirir; bu nedenle kullandığı cümlelerin arkasında gizlenen anlamı yakalayabilmeniz için çoğu zaman durup uzun uzun düşünmeniz gerekir. Eğer onun son derece zengin düşünce dünyasının ve içinde yetişmiş olduğu kültür geleneğinin köşe bucağını yakından tanımıyorsanız, Fransızca’yı çok iyi de bilseniz, iyi bir çeviri yapmanız mümkün değildir. Şimdi buna bir de Fransızca gibi son derece zengin bir kültür dilinden Türkçe gibi sözcük dağarcığı bir hayli fakir olan bir dile çeviri yapmanın birlikte getirdiği güçlükleri eklediniz mi, Alain’i çevirmeye kalkmanın ne derece “riskli” bir girişim olduğunu anlarsınız. Bütün bu nedenlerle başlangıçta Ayda Yörükân’ın bu işin altından kalkabileceğinden şüpheli, hattâ, ne yalan söyleyeyim, biraz da kaygılıydım. Fakat o inanılmaz bir çaba, neredeyse inada varan bir sebat göstererek yalnız “iyi” değil, Alain’e yakışan bir çeviri yapmayı başardı. Nitekim, bu çevirisini okuyan bir kimse bunun bir “çeviri” olduğuna bile pek ihtimal vermez. Hele Alain’den yaptığı ikinci çeviri, Mutlu Olma Sanatı (Ankara: Bilgi Yayınevi, 2. Baskı, 1992)
, Türkçe’yi çok iyi kullanan bir Türk düşünürü tarafından yazılmış gibidir.

Genel bir görüşe göre, iyi bir çeviri yapabilmek için insanın her iki dili de çok iyi bilmesi gerekir. Doğrusu ben bu kanıda değilim. Bana kalırsa, bir çevirinin başarısında, iyi dil bilmekten çok daha önemli faktörlerin rolü var. Bunların başında “sorumluluk” duygusu geliyor. İkinci önemli faktör çevirdiğiniz yazarın düşünce dünyası hakkında sağlam ve kapsamlı bir önbilgi, üçüncüsü de çeviri işine sevgi, hattâ tutku ile girmiş olmanız. Öyle sanıyorum ki, Ayda Yörükân bu saydığım erdemlerin her üçüne de en yüksek derecede sahip olan bir insandı.

Hiçbir çeviri “kusursuz” değildir, işin özü gereği, olamaz da; çünkü diller arası “gelişmişlik” veya “zenginlik” farkı, sonra bir dildeki bazı sözcüklerin tam karşılığının başka dillerde bulunmaması gibi faktörler çeviriyi en azından güdükleştirir. Dikkatsizlik, acelecilik, hattâ kendine gereğinden fazla güvenme bazen çeviride kaba yanlışlar yapılmasına bile yol açabilir. Ayda Yörükân’ın çevirilerinde bu tür yanlışların olduğuna pek ihtimal vermiyorum, zira o çevirdiği yazara ve okuyucuya karşı büyük bir sorumluluk duyduğu için, herhangi bir cümlenin ne anlama geldiğini bütün açıklığıyla kavrayıncaya kadar didinir, her türlü sözlüğe başvurur, gerektiğinde Türk veya yabancı, bilgisine güvendiği kişilere danışır, bazen bir cümlenin Türkçe’deki en uygun karşılığını bulacağım diye uykularını kaçırdığı olurdu. Ayrıca çevirisinin ilk versiyonunu bitirdikten sonra onu bir süre “dinlenmeye” bırakır, sonra yeniden gözden geçirirdi.

Yörükân’ı kaba yanlışlardan koruyan bir diğer faktör de, onun çeviri yaptığı eserin konusu, yazarının kişiliği, fikir dünyasındaki yeri ve ne anlatmak istediği hakkında kapsamlı bir bilgi birikimine sahip olmasıydı. Her zaman uyanık olan zekâsı, sezgi gücü ve başkalarının düşünce dünyasına nüfuz etme yeteneği, çevirinin birlikte getirdiği pek çok güçlükleri yenmesini kolaylaştırmıştır. Nitekim, Ayda Yörükân hep fikirlerini çok yakından tanıdığı yazarların eserlerini çevirmiştir; üstelik bunlar, en çok değer verdiği, defalarca okumuş olduğu ve çevrilmesini çok gerekli gördüğü eserlerdi.

Bunları üç öbekte toplamak mümkün.
1) Yaşam felsefesine ait olanlar: Alain’in eserleri bu öbeğe giriyor.
2) Ruh sağlığı ile ilgili eserler: Erich Fromm’un Hürriyetten Kaçış’ı (İstanbul: Tur Yayınları, 2 Baskı, 1979) ile yeni yayımlanan Erdem ve Mutluluk (Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1993)
adlı eseri; Alfred Adler’in İnsan Tabiatını Tanıma (Ankara: Tur Yayınevi, 1973) adlı eseri ile Karen Horney’in Çağımızın Tedirgin İnsanı (İstanbul: Tur Yayınları, 1960) bu öbeğe girmektedir.
3) Biyografik eserler: Bunlar Stefan Zweig’ın yazmış olduğu Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski (Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 3. Baskı, 1992)
adlı eseri ile Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar: Casanova, Stendhal, Tolstoy (Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 3. Baskı, 1993) adlı eserdir.

Gerek motivasyonu, gerekse bilgi birikimi açısından Ayda Yörükân bu saydığım eserleri çevirmek için en uygun ve yetenekli kişiydi diyebilirim. Bir çevirinin başarısında andığım faktörlerden hangisi daha ağır basar, bilemem, ancak şu kadarını söyleyebilirim: Ayda Yörükân’ın hayattaki en büyük tutkusu insanları “mutlu” görmekti; çevirdiği eserlerin çoğunluğu (bir anlamda belki de hepsi) insanı tanıtmayı, dolayısıyla insanın mutluluğuna katkıda bulunmayı amaçlayan eserlerdi. Genellikle her çevirmen en azından “hoşlandığı” eserleri çevirir. Ancak bu, çevirmenin başarısı için gerekli olsa bile, yeterli değildir. Özellikle, bilimsel eserler söz konusu olduğunda, çevrilen eserin ait olduğu bilim dalını çok iyi bilmek şarttır. İşte, genel kültürü ve uzmanlık isteyen bilgi donanımı bakımından da Ayda Yörükân bu gereksinimi fazlasıyla yerine getirebilecek durumdaydı. Asıl uzmanlık alanı sosyoloji ve sosyal psikoloji olmakla birlikte, çevirdiği felsefî ve bilimsel eserlerin ana teması “insan mutluluğu” olduğu için mutluluğun belki en önemli faktörlerinden biri olan “ruh sağlığı” konusunda neredeyse profesyonel bir “psikiyatr” kadar bilgi sahibi idi. Çevirdiği üç tanınmış psikiyatrın eserlerine yazdığı “Önsöz”lerden de bunu anlamak mümkündür.

Zweig çevirilerine gelince:

Burada önce şu noktayı belirtmek isterim: Edebiyat kültürü çok zengindi. Yalnız belli başlı Türk şair, hikâyeci ve romancılarının eserlerini değil, dünya edebiyatının bütün baş eserlerini yakından tanırdı. Bunlardan bazılarını birçok defa okumuştu, bu nedenle pek çok şiiri ezbere bilir, söz açıldığında Andersen’in masallarını (nedense özellikle bunlara düşkündü), Çehov’un veya Gorki’nin hikâyelerini -sanki onları daha yeni okumuş gibi- en ince ayrıntılarına varıncaya dek anlatırdı. Ona göre, insan serüvenini bin bir boyutuyla yansıtan edebî eserleri yakından tanımak, yalnız duygu ve düşünce derinliği kazanmak bakımından gerekli değildi, o bu şekilde insanın mutlu olmasının sırlarını da çözebileceğine inanıyordu. Özellikle Zweig’ın adı geçen biyografilerinde incelediği büyük yazarların “insan denen yaratığı” en azından büyük psikologlar kadar yakından tanımış olduğuna inanıyordu. Çoğu insan edebî eserleri “hoşça vakit geçirmek” için okur. Ayda Yörükân ise onları daha çok “insan tabiatı”nı yakından tanımak için okur, dolayısıyla kendi hayatının yönetiminde onlardan ders almaya çalışırdı. Zweig’ı çevirmesinin de ana nedeni, kalbi “insan sevgisi” ile dolu olan bu büyük yazarın kendisinin de en çok değer verdiği Tolstoy, Dostoyevski ve Stendhal gibi dünya edebiyatının baş yazarlarını Türk okuyucusunun daha yakından tanımasını istemesi idi. Çok zengin bir felsefe, psikoloji ve edebiyat kültürü olan Zweig’ın bu biyografileri türünün hiç şüphesiz en seçkin, hattâ en üstün örneklerdir. Yaradılışı, karakter yapısı ve amaçları bakımından ona çok benzediğinden olacak, Ayda Yörükân’ın bu çevirileri olağanüstü denebilecek bir güzelliktedir. Yalnız Zweig’ın duygu ve düşüncelerini şaşmaz bir sadakatle aktarabildiği için değil, kullandığı zengin dili neredeyse bütün incelikleri ile, hattâ stil özelliklerini bozmadan Türkçe’ye yansıtmayı başardığı için. Bu başarıda Zweig’la olan duygudaşlığının büyük payı olduğu şüphe götürmez; ancak, bence başarısının asıl sırrı, Ayda Yörükân’ın bu eserleri çevirmeden önce Zweig’ın biyografilerinde adı geçen yazarların bütün kitaplarını yeni baştan dikkatle okumuş, hattâ incelemiş olmasında yatmaktadır. Çevrilerinin kusursuz olması için Ayda Yörükân’ın göze almayacağı özveri yoktu; ancak, çevirinin de özel bir yetenek isteyen bir “yeniden yaratma” işi olduğunu unutmamak gerekir.

Son olarak, Ayda Yörükân’ın çevirilerinde kullandığı dile kısaca değinmek istiyorum. Yabancı bir kültür dilinden Türkçe’ye çeviri yapmanın ne denli güç bir iş olduğunu, bu işe biraz bulaşmış olan herkes bilir. Bunun bir nedeni, daha önce de belirtmeye çalıştığım gibi, Türkçe’nin Batı insanının neredeyse 2500 yıllık bir kültür birikimi sonucunda üretmiş olduğu kavramlardan ancak küçük bir bölümünü dile getirebilecek bir sözcük dağarcığına sahip olmasıdır. Bu gerçeğin farkına varmak için bilim ve teknoloji dünyasını biraz olsun yakından tanımak yeterlidir. Bu nedenle, özellikle bilimsel bir eseri çevirmeye yeltenen bir kimse bazen kendini tam bir çaresizlik içerisinde bulur. Böyle bir durumda çevirmen ya birçok yabancı sözcüğü olduğu gibi alıp kullanacak, ya da kendisi yeni sözcükler üretecektir. Yeni sözcük üretmek, bazılarının sandığının tersine, son derece güç ve yaratıcılık isteyen bir iştir. Nitekim “Osmanlıca” diye küçümsenen dil büyük ölçüde -snobizmin payını bir yana bırakırsak- bu güçlükten doğmuştur. Daha çok Arap-Fars kültürünün etkisinde kalmış olan atalarımız bu dillerin daha önce üretmiş oldukları terimleri kullanmak zorunda kalmışlardır. Batı kültür dünyasına döndüğümüz günden, özellikle Atatürk’ün ön ayak olduğu dil devriminden bu yana, yabancı terimlere Türkçe kökenli sözcüklerden karşılık bulma çabaları yoğunluk kazanmış olmakla birlikte, bu terimlere her zaman uygun bir karşılık bulmak mümkün olmamaktadır. Bu nedenle felsefî ve bilimsel (hattâ bazen edebî) bir eseri çevirmek isteyen bir kimse ister istemez ya dile yerleşmiş Osmanlıca terimleri -hiç değilse bir süre daha-kullanmaya devam edecektir, ya da “arı dil” fanatiklerinin yaptığı gibi, anlamca birbirinden bir hayli farklı terimleri, salt “öz-Türkçe”dir diye, tek bir terimle karşılayacaktır. Örneğin “şüphe” yerine kuşku, “sihir” yerine büyü, “endişe” yerine korku sözcüğünü kullanmak gibi. Bu ise dili arılaştıracağız derken onu fakirleştirmek demektir. Ayda Yörükân, çevirilerinde duygu ve düşünce zenginliğinden ödün vermeyen bir insan olduğu için, elinden geldiğince arı bir Türkçe kullanmaya çalışmakla birlikte, gerekli gördüğünde, dilimizde yerleşmiş olan, dolayısıyla herkesin kolaylıkla anladığı Osmanlıca terimleri kullanmaktan da çekinmemiştir. “Dili arılaştırma” çabalarına uzun yıllarını vermiş bir insan olmama rağmen, Yörükân’ın bu tutumunda haklı olduğunu teslim etmek zorundayım. Gerçekten de Yörükân benden çok daha önce, Osmanlıca denilen birçok terimin gerçek bir ihtiyaçtan ötürü dilimize girmiş olduğunu anlamıştı. Nitekim, ben de kendi mesleğim olan felsefeye ait bazı terimlere Türkçe karşılıklar bulabilmiş olmama rağmen, bunun ne kadar zor ve yavaş yürüyen bir iş olduğunun farkına varmış bulunuyorum. Hele modern bilim dünyasına girdiğinizde “arı dil” idealinin gerçekleşmesinin imkânsız bir “hayal” olduğunu daha iyi anlıyorsunuz.

Bir çevirinin başta gelen erdemi, yazarın söylediklerini en ince ayrıntılarıyla yansıtabilmesidir. “Çeviri de kadın gibidir; güzeli sadık olmaz, sadık olanı ise güzel olmaz”, diye bir söz vardır. Ayda Yörükân’ın çevirilerinin bu sözü yanlışladığı şüphe götürmez, zira bu çeviriler güzellikle sadakatin en uyumlu biçimde kaynaştığı çevirilerdir.



Hüseyin Batuhan, “Ayda Yörükân’ın Ardından”, Erich Fromm, Erdem ve Mutluluk (Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. baskı, 1993; 5. baskı, 1997, s. LV, LVII).

Türkân Turgut, “Ayda Yörükân’ı Kaybetmenin Acısıyla”, Erdem ve Mutluluk, s. XLV.

Turhan Yörükân ve Ayda Yörükân, Cahit Tanyol ve Sosyoloji (İstanbul: Batur Matbaası, 1963).

Turhan Yörükân ve Ayda Yörükân, Gecekondu Bölgeleri İçin Sosyal Yapı ve Konut Araştırmaları Rehberi (Ankara: İmar ve İskân Bakanlığı, Mesken Genel Müdürlüğü Yayınları, 1975) ve Sosyal Yapı ve Konut Araştırmaları Rehberi Yardımcı Araştırma Teknikleri(Ankara: İmar ve İskân Bakanlığı, Mesken Genel Müdürlüğü Yayınları, 1975).

Prof. Dr. Jale Baysal’ın Resmî Daire Kütüphaneleri ve Dokümantasyon Merkezleri (Ankara: Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu, 1972) adlı eserinden aktaracağım bilgiler, bir uzman kütüphanecinin gözüyle, bu kütüphanenin özellikleri hakkında genel bir bilgi edinmemizi sağlayacaktır.

Jale Baysal, bu kütüphanede, kendi yayınlarımız dışında, hemen hepsi yabancı dilde olmak üzere, “2028 kitap” bulunduğunu ve “dairenin 8 dergiye abone olduğunu” söyledikten sonra, ilgililerin, İmar ve İskân Bakanlığı’nın kendi kütüphanelerinden başlayarak Devlet Plânlama Teşkilâtı, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Millî Kütüphane ve Amerikan Haberler Merkezi Kütüphanesi olmak üzere birçok kütüphaneyi tarayarak Sosyal Araştırma Dairesi çalışma alanı içerisine giren bütün kitap ve dergilerin bir toplu kataloğunu yaptığını ve önemli bulunan makalelerin birer fotokopileri alınarak, bunların “övgüye değer bir özen ve titizlikle” ciltlendiğini söylemektedir (s. 89).

Bir zamanlar, sahip olduğu bilim kitaplarının yanında 2000’in üzerinde makale koleksiyonuna sahip olan bu kütüphanenin geliştirilmesinde, biri özel olmak üzere iki ayrı sisteme göre fişlerinin hazırlanmasında büyük emeği geçmiş ve bugün Bilkent Üniversitesi Kitaplığı Ödünç Verme Âmiri bulunan Sayın Yurdanur Serim’den öğrendiğime göre, bu kitaplığın önce Bayındırlık Bakanlığı’na bağlanmış olan Âfet İşleri Genel Müdürlüğü depolarına kaldırılmış olduğunu, daha sonra da SEKA’ya gönderildiğini öğrendim. İnanamadım, Bayındırlık Bakanlığı’nın bütün birimlerinde bu kitaplığın izini sürdüm; sonunda bu kitaplığın, söylendiği şekilde, teknik olmadığı için, isteyenin içinden istediğini aldıktan sonra SEKA’ya gönderilmiş olduğuna kesin bir şekilde kanaat getirdim. Üzüldüm, çünkü bu kitaplığın kurulmasında (satın alınacak kitapların ve fotokopileri yapılacak makalelerin seçilmesinde) çok fazla emeğim geçmişti; pek çok kitabı da Amerikan üniversitelerinin birer hediyesi olarak temin etmiştim.

Turhan Yörükân ve Ayda Yörükân, Türkiye’de Şehirleşme ve Konut Durumu: Şehirleşme, Gecekondular ve Konut Politikası (Ankara: İmar ve İskân Bakanlığı, Mesken Genel Müdürlüğü Sosyal Araştırma Dairesi, 1966).

Ben ise, müşavirlik dönemimde, Konut İhtiyaç Tahmini, Konut Talebi ve Konut Pazar Analizi (Ankara: İmar ve İskân Bakanlığı, Mesken Genel Müdürlüğü, 1974); iki cilt hâlinde İstatistik Verilere Göre Türkiye’de Konut Nitelikleri ve Açıklamalar (Ankara: İmar ve İskân Bakanlığı, Mesken Genel Müdürlüğü, 1974); gene iki ciltlik, Türkiye Konut Bibliyografyası: Kanunlar ve Tüzükler, Yönetmelikler, Standartlar ve Şartnameler (Ankara: İmar ve İskân Bakanlığı, Mesken Genel Müdürlüğü, 1975) adıyla, çok az kimseye hitap eden birtakım kitaplar yayımlamaya devam ettim.

Özellikle bakınız: Jale Baysal, “Mutluluğa Katkılar”, Cumhuriyet Kitap Eki (1 Temmuz 1993), Sayı 175, s. 5. “‘Erdem ve Mutluluk’ ve Yetkin Bir Çevirmen”, Milliyet (12 Ağustos 1993), s. 18. Neslihan Yörükân, “Erdem ve Mutluluk”, Olaylar ve Yorumlar (Kasım 1993), Sayı 15, s. 63. Jale Baysal, “Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar”, Cumhuriyet Kitap Eki (16 Aralık 1993), Sayı 199, s. 15.

Hüseyin Batuhan, “Ayda Yörükân”, Sevgili Ölülerim (İstanbul: Bulut Yayınları, 2002, s. 69).

Bu yazı, daha önce “Usta Bir Çevirmenin Ardından” adıyla Milliyet Sanatdergisinde yayımlanmıştır (1 Eylül 1993, Sayı 319, ss. 35-37).

Bu kitabın 3. baskısı aynı kitapevi tarafından 1997 yılında yapılmıştır (Turhan Yörükân).

Bu kitabın 5. baskısı Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından 1997 yılında yapılmıştır (Turhan Yörükân).

Bu kitabın sonraki baskıları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından gerçekleştirilmiştir. Kitabın 6. baskısı 2000 yılında yapılmıştır (Turhan Yörükân).

İlk baskısı 1975 yılında Tur Yayınları tarafından yapılmış olan bu kitap, daha sonra, 1. baskısı 1989 yılında, 5. baskısı 1998, 6. baskısı 2000 yılında olmak üzere Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nca tekrar tekrar basılmıştır (Turhan Yörükân).

Birinci baskısı, adı geçen kuruluş tarafından 1990 yılında, 4. baskısı 1995, 6. baskısı 2000 yılında yapılmıştır (Turhan Yörükân).


Turhan YÖRÜKÂN

Türk Yurdu Dergisi, Ocak 2004, Cilt:24, Sayı:197