Emin Türk Eliçin


ANKARA - Değerli düşünür ve yazarımız Emin Türk Eliçin’in ölümünden bir yıl sonra çıkabilen  önemli çalışması “Ansiklopedik Tarih taraması: Tarih Boyunca İleri - Geri Kavgası” için Aziz Nesin’in yazdığı önsözden birkaç alıntı:                                  

 “(…) Dostum Emin Eliçin, bu kahrolmuş kuşaktan bir aydındı. Onun için ‘Bizler bu acıyı fazlasıyla tatmış, birçoklarımız bu yüzden kahrolmuş bir kuşağın son temsilcileriyiz’ demişti. Türkiye’nin kapalı ve örtük bir çağ dramının başkişileri olmuş bu kuşağın en önemli özelliği, yıllarca süren o baskı silindirinin altında ezilirken de, baş eğmemeleri, zor ama haysiyetli yaşamaları, umutsuzluğa, karamsarlığa düşmemiş olmalarıdır. O kahredici durumda bile durmadan çalışıyor, yazıyor, eser veriyor, çeviri yapıyor, önlerindeki bütün zorlukları yırta yırta kamuya ulaşmanın yollarını arıyorlardı.(…) O da kuşakdaşları gibi, verebileceklerinin pek azını verebildi bize. Ama bir gün, evet o mutlu gün, değerbilir bir kuşağın geleceğini ve Emin Eliçin’lerin kendilerine nasıl sessizce, ünsüzce, adsızca çalışarak bir gerçek özgürlük ortamı hazırladığını anlayacaklarına inanıyorum. (…) 1960 yılına dek otuz kırk yıllık bir dönem, (bu) ilerici güçlerin bir birikim sağlama çabasıyla geçmiştir. Bu kuşağın mücadelesi, koşulların elverişsizliğinden, tepkilere yol açacak yaygınlık ve yoğunlukta olamazdı. Sağlanan bu birikim, 1960’dan sonra birden gibi sanılan, oysa yılların birikiminin oluşturduğu bir fışkırmadır.”(…) “Ölümünden birkaç gün önceki son konuşmamızda –eğer bu bir konuşmaysa- sesine, gözüne, soluğuna ölüm yerleşmişti artık. Sezinledğime göre, biliyordu öleceğini. Ama yine de günlük konular üzerine anlatıyor, olaylarla ilgileniyordu. Her dost ayrılışında ‘yine görüşmek üzere’ söz vermesi vardır. Yalnız bu son ayrılıkta yok… Öptüm yanaklarından, dudaklarımda gözyaşları…”

***

Kahrolmuş kuşak diye anılanlar kimdir? Ne zaman, nerede yaşadılar?

Bilindiği gibi, hepsi de yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde kurulan Türkiye Cumhuriyetinin  okullarında eğitimini tamamlamış devrimci genç aydınlardır. Peki, kimler tarafından ve neden kahredilmek? Dışardan gelmediklerine göre; olsa olsa bunlar  kendilerini yeni devletin ‘tek’ ve ‘hakiki’ sahibi sanarak korumacılık (!) yapan, kraldan çok kralcı… Cehaletin kışkırttığı korkuya bürünmüş zaptiye güçleridir. Hatta bu genç insanların sisteme birkaç gömlek büyük geldiği de söylenebilir. Onların ardılları olan; irdeleme ve itiraz kültüründen nasibini almış demokrat insanlarımızın çoğu hâlâ bu ateş çemberinden geçirilmektedir.

***

İki örnek: Emin Türk Eliçin (1906 Nevşehir (Genezin/Özkonak – 16 Mart 1966 İstanbul),  Sabahattin Ali’nin (1907-1948) hem arkadaşı hem de yaşıtıdır. İkisi de öğretmen olarak hayata başlamış; ikisi de yirmili yaşlarında, yani aynı yıllarda (Eliçin Resimli Ay dergisinde yazdığı ‘Köyümde Neler Gördüm’ adlı ilk yazısında (1930) köylüyü ayaklanmaya kışkırttığından; S. Ali de ‘komünist etkinliklerde bulunduğu’ için) öğretmenlikten uzaklaştırılmıştır. İşsiz kalan Eliçin kendi olanaklarıyla Almanya’ya giderek yabancı dil ve siyasal bilimler öğrenimi görür. Yurda döndüktan sonra Devlet Konservatuarı’nda Karl Ebert’in asistanı olur (1937). S. Ali de aynı okulda asistan ve dramaturg olarak görevlidir. (1938). Böylelikle bu iki değerimizin yolu kendilerine yaraşan bir ortamda  kesişir. Emin Eliçin’in o sıralarda yazdığı ‘Türk İnkılabı’ adlı yapıtı nedeniyle yeniden Bakanlıkça  görevine son verilir.

[Kahrın daniskasını yaşıyan nice aydınımız oldu o sıralar. Aynı kuşaktan iki değerli yazarımızın adını analım burada: Cevdet Kudret Solok ( 1907-1992) ve Hasan İzzettin Dinamo (1909-1989).]

***

Kemalizmin eleştirisi

Şükran Kurdakul’un (1927- 2004) yönettiği Eylem dergisinde (1964) ‘Türk Devriminin Niteliği’ başlığıyla yayınlanan Eliçin’in yazı dizisi kovuşturmaya uğradığından yarım kalır. 'Sanık olarak' ölümünden sonra beraat eden yazıları Kemalist Devrim İdeolojisi (1970) adıyla kitaplaşır. Atatürk devrimlerinin tarihsel, felsefi ve ideolojik dayanaklarını irdeleyen temel kaynaklardan biridir bu kitap. Emin Türk  Eliçin’in Cumhuriyet sonrasındaki ‘Kemalist devrim’ diye adlandırılan ilke ve eylemlerle, “Kemalizm İdeolojisi”ni yapmaya çalışan yazarları Marksist açıdan eleştiren kitabındaki değerlendirmenin bugün de güncelliğini koruyor olması dikkat çekicidir.  

Yapıtları

Türk İnkılabı Yahut Şark ve Garp (1940), Tarih Boyunca İleri- Geri Kavgası /Tarih Taraması / (May yayınları, 19X27,  514 sayfa,  1967), Kemalist Devrim İdeolojisi (1. baskı 1970, 2. baskı 2007), Kemalizm ve Türkiye (ETEV Yayınları 2004)

Çevirileri: 1960’dan sonra okumaya başlayan kuşak, Emin Türk Eliçin’in toplumsal gerçekçiliği işleyen çevirilerinden çok şey öğrendi. Altın Zincir (U.Sinclair), Ölümsüz Ülkeye Doğru (A. Döblin), Asya’nın  Avrupa’ya Öğrettiği (F. Altheim), Demir Ökçe (J.London), Freud ve Öğretisi (S.Zweig), Yahudilik Sorunu(J.P.Sartre), Varoluşçuluk-Materyalizm (J.P.Sartre), Dünya Mizahından Seçmeler (Almanca Mizah Ansiklopedisinden derleme, 5 cilt), Yeşil Heinrich (G. Keller, biyografi 4 cilt).

***

“Hayr-ül-halef “

Emin Türk Eliçin üstamız, onca emek verdiği Tarih Boyunca İleri-Geri Kavgası’nın ilk sayfalarından birinde şu notu düşmüş: “ Beş altı yıllık bir emeğin ürünü olan bu çalışmayı, bana rahat ve erinçli bir ortam yaratıp hevesle , bıkmadan çalışmamı sağlayan eşim, arkadaşım ve sekreterim Asiye Eliçin’e adıyorum.”

“Kimdir Asiye?“ sorusunu yanıtlamadan yine Aziz Usta’ya kulak verelim. Eliçin’in kitabına yazdığı önsözün bir yerinde şöyle diyor: “(…) Emin Eliçin, köylülüğü en geç anlaşılan bir köylüdür. Aydın vardır, çoğun dış görünüşüyle aydına benzemez. Emin Eliçin dış görünüşüyle de aydındı. İyice yakışıklı bir erkek…”

“Işık, biraz daha ışık!”

Emin Türk Eliçin eline biraz para geçince ya da olanak buldukça köyünden, o bölgeden yakınlarının yetenekli çocuklarını, genç hemşerilerini  Ankara’ya getirir, onları meslek okullarına yerleştirir. İçlerinde sonradan alanlarında ünlenen kişiler de vardır. Bunlardan biri de Musiki Muallim Mektebi’nde okuyup sonra da önemli bir kurumda kemancı olan kardeşidir. Bu kardeşi ve üvey annesi ile Ankara’da kira evinde yaşayıp giderlerken bu kez köyden eğitimini üstlendiği 14 – 15 yaşlarında hemşerisi bir kızı getirtir. Okumaya, öğrenmeye inanılmaz eğilimli Asiye adındaki  bu kız çocuğu  Emin Türk’ün evinde tam 7 yıl kalır. On dört yaşında dışardan ortaokul bitirme sınavını verir. Sonra iki yıl İsmet Paşa  Kız Enstitüsü’nde okur. Buradan aldığı diploma ile ücretli öğretmen olarak doğrudan Çifteler Köy Enstitüsü’ne atanır. Yola çıkarken öğretmeni Eliçin şöyle söyler Asiye’ye: “Ben seni lüks yemekler, pastalar filan yapan salon hanımı olasın diye yetiştirmedim. Bunları öğrendin ama, asıl köye dönmen gerek. Öyle de bir olanak var. Bu köy enstitüleridir.(…) Hem ücretli öğretmenlik yaparsın, hem de sınav verir, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’ne gidersin. Oradan da çıkar köye dönersin.” Asiye şöyle yorumlamış bu sözü: “Onun amacı beni köye mal etmekti. Ama olmadı.” 1941-42 koşulları… Yirmili yaşlarının başındaki Asiye, öğretmenliğinin henüz  ilk yılı dolmadan, Çifteler Köy Enstitüsü’nde komünizm propagandası suçlamasıyla mahkeme ve cezaevi yapılarını öğrenir. Sonunda beraat eder. Bu arada 1944 yılına gelinmiştir. Düzen tarafından sürekli yokluğa, yoksuluğa, dahası yalnızlığa itilen Emin Türk Eliçin, Asiye Hanım’la evlenmeye karar verir. Asiye Eliçin bir yerde Emin Türk’ün kendisinden 16 yaş büyük olduğunu yazmıştı.   

İstanbul’da yaşayan Asiye Eliçin,  aydınlık kişiliği, medeni cesareti ve yardımseverliğiyle çevresinde çok sevilmekte, kimi tanıdıklarınca  ‘Asiye Ana’ diye çağrılmaktadır. 1994’de ETEV’i (Emin Türk Eliçin Vakfı’nı) yaşama geçirdi. Eşinin tükenmiş kitaplarıyla, kitaplaşmayı bekleyen dosyalarını gün ışığına çıkarmaya başladı. Ayrıca “Emin Türk Eliçin Araştırma Ödülü” ile yetenekli yoksul çocuklara burs vermektedir. Hiçbir zaman köyü, köylüyü hele de köy enstitüsü mucizesini unutmamıştır Asiye Ana. 1994’de Ankara’da kurulan;  gerçekleştirdiği eğitim - kültür etkinlikleriyle toplumcu aydın çevrenin güven ve saygısını kazanan Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı’nın uzun ömürlü yaşamasını olanaklı kılmak için, adına yaraşır bir konutunun olmasını düşünerek, Ankara’da Mithatpaşa Caddesi üzerinde 200 metrekare lüks bir daire alıp koşulsuz olarak Vakf’’a armağan etmiştir.

İşte Osmanlı’nın dediği “hayr-ül-halef” yani “hayırlı ardıl” budur işte. Herhalde Emin Türk Eliçin de böyle yapardı…

Remzi İNANÇ
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

http://www.sansursuz.com/haberler/templates/sansursuz-yazar.asp?articleid=59206&zoneid=7&y=42