MİMARBAŞI SİNAN

Ümmügülsüm TAT
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Şimdi bir İstanbul düşünün; Haçlı seferleri sonrasında yakılan, yıkılan, talan edilen. Bir İstanbul düşünün; Fatih gelene kadar kendini toparlayamayan. Bir mimar düşünün; 67 yıllık dönemde Osmanlı toplumunun kendine özgü düşünme, yaşama, sanat biçimini zamana ve mekâna taşıyan. Şimdi düşünün Mimarbaşı Sinan’ı… İstanbul’a mührünü vuran, dünya kentleri arasında onu özel kılan o büyük mimarı…

Büyük insanları yaşadıkları çağ yetiştirir. Savaşlar, fetihler, kazanılan ve kaybedilen topraklar devletlerin kaderini çizerken; kişilerin yazgısına da teğet geçer usulca. Padişahlar çıkar tahta, padişahlar iner… Fatih, ilim ve sanat adamıdır; başarılı bir padişah olduğu kadar. Yıldırım Bayezid filozoftur. Yavuz, şairdir. Kanuni sanata verdiği önemle tanınır. Hâl böyle iken, Bayezid’den III. Murat’a kadar uzanan dönemde Mimarbaşı Sinan eserleriyle ‘şaheser’ sözcüğünü bile sönük bırakmış ve her dönemde anılmayı, örnek alınmayı, yolundan gidilmeyi bundan yıllar öncesinde hak etmiştir.

1490–92 arasında doğduğu kabul edilir Mimar Sinan’ın. Gariptir, ölüm tarihi kendisine gönderilen padişah fermanlarının kesildiği 1558 olarak bilinir. Yüzyıla yakın yaşam serüveninde tam beş padişah dönemi yaşamıştır. Mühendislik yapılarında olağanüstü yüksek yapı marifeti gösteren Sinan; eserlerinde estetik kaygısı gütmemiş ama kaleminden çıkan çizgileri, kafasında geliştirdiği tasarımları ve ruhunun sanatkâr yanı tüm dünyanın önünde şapka çıkardığı güzellikte eselerleriyle mimari güzelliğe farklı bir boyut kazandırmıştır.

Taşıyıcı sistem bütünlüğü…

Mekke’den Macaristan’a kadar uzanan çalışmaları, Sinan’ın mührünü taşımaktadır. Mimarların şahı olan büyük üstat, 84 cami, 52 mescit, 57 medrese, 7 darül-kurra, 20 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa, 5 suyolu, 8 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8 mahzen ve 48 hamam olmak üzere toplam 400'e yakın eseriyle yüzyılların unutamadığı bir isim olmuştur.

Eserleri tam dört yüz yıldır, herhangi bir arıza göstermeden doğal afetleri ve yorucu yılları geride bırakarak ayakta kalmış, Sinan’ın üst ve alt yapı çözümlenmesi bu konudaki derin bilgisi ve tecrübesi kendinden sonra ne büyük bir mimar olduğunu tekrar tekrar bizlere hatırlatmıştır. Ayrıca bütün camilerinde, olağanüstü bir taşıyıcı sistem bütünlüğü görülmüş olup, iç hacim bütünlüğüyle dış mekâna yansıyan tasarımlar mimaride mükemmelliğe ulaşmıştır.

"Süleymaniye'de kubbe, Baki’de şiir, Itrî'de musiki"

16. yy.’da Osmanlı’nın doruk noktası Cemil Meriç tarafından "Süleymaniye'de kubbe, Baki’de şiir, Itrî'de musiki" formülüyle özetlenmiştir. Dahası 16. yy.’ ın imkânlarıyla Mimar Sinan bir ömre sığması hayal bile edilemeyen bunca esere imza atmıştır. Geniş bir mimar kadrosunun baş mimarı olmuş, yaşadığı çağın kültürel, sosyal ve politik ilişkilerinin yansımasını zamandan mekâna, mekândan zamana kaleminden çıkan çizgilerle aktarmıştır.

Turgut Cansever "Sinan'ın sivil mimarlık mirasının neredeyse tamamına yakını, dinî yapılarının da önemli bir kısmı, takip eden Osmanlı nesilleri tarafından tahrip edilmiştir. Mesela Sokullu Mehmet Paşa ve Rüstem Paşa'ya ait yönetim merkezleri olan muhteşem saraylar 17. asrın ilk yıllarında Sultanahmet Camii'ne yer açmak, Kanuni Sultan Süleyman'ın Üsküdar Sarayı ise 19. asrın başlarında III. Selim tarafından yerine askerî kışla yaptırmak amacıyla yıkılmıştır."* sözleriyle ifade ediyor tarihi eserlerimize karşı süregelen vurdumduymazlığımızı. Ayrıca, tam 150 yıldır yıkılan hiçbir yapının yerine yenisinin yapılmadığına ve yıkılan şeylerin yerine yalnızca çirkinliklerin dikildiğini vurguluyor.

Drina Köprüsü

Romanlara, şiirlere, filmlere konu alan İstanbul yok artık. Batılı seyyahların hayran kaldıkları, öve öve bitiremedikleri o kent eski rüyalarımızın birinde kaldı sanki Güzellik ve zarafet öne ruhlarımızdan, hayatlarımızdan, şimdi de yaşadığımız kentlerden; mekândan ve mimariden çekti elini eteğini. Ellerimizle yok ettik güzellikleri.

Sokullu Mehmet Paşa adına yaptırılan Drina Köprüsü'nün Nobel ödülü kazanmış, İvo Andriç'e ilham kaynağı olmuşken, kendi kültürümüzden ve kimliğimizden kaçtığımız gibi mimari değerlerimizden de kaçmış, onları yok saymışız. Klasik mimaride deyim yerindeyse yeni bir sayfa açan Mimar Sinan’ı görmezden gelmişiz.

Bu gün bir yanda Mimar Sinan’ın devşirme olup olmadığı tartışılırken… Diğer yanda sanattan ve mimari çözümlemeden uzak duran projeler zamanın ve mekânın gereksinimlerine cevap veremezken… İstanbul’un bir dünya kenti olması için yarım kalmış projeler her geçen gün üst üste yığılırken… Üstelik dünya çapında bir mimar, bir sanatçı tarih sayfasından çıkarılıp hak ettiği değerin verilmesini bekliyorken…

Hepimizin sanata ve sanatçılara ihtiyacı var. Yeni Sinanlara… Kalemindeki çizgilere kültürünü, tarihini, bilgisini ve birikimini aktaracak mimarlara… Sosyal yaşam ve mimarinin ilişkisini doğru çözümleyecek, siyasetten ekonomiye değişen konumları ve durumları doğru irdeleyecek… Mühendislik çalışmalarının problem çözümü aşamasında kilit noktaları birbirine bağlayacak mimarlara; ilim ve sanat adamlarına…

Bu gün hepimizin yeni bir Mimar Sinan’a ihtiyacı var.

* "Mimar Sinan"; Turgut Cansever; Albaraka Türk yayınları, 2006

          

 
Sırrı Süreyya Önder'le Söyleşi



Geçen sene Beynelmilel filmiyle dikkatleri üzerine çeken, olayların girizgahlarında dolaşan, pirinçten taş ayıklar gibi farklı ve arada kalmış konulardan senaryolar yazan Sırrı Süreyya Önder, O… Çocukları’nın oluşum sürecini anlattı.

Senaryo yazmaya nasıl başladınız?

Çok erken yaşta okumayla başladım. Babam 1965 - 69 Türkiye İşçi Partisi'nin Adıyaman İl Başkanı'ydı, 1970'de öldü. Kentin iki, üç tane sosyalistinden birisiydi. Öldüğünde 1970'in parasıyla bize 35 bin lira borç ve yüzlerce kitap kaldı. Borcu ödeyemedik ama o kitapların hepsini okudum. Okumak böyle kanımıza girdi. Her yoğun okumanın sonu bir şekilde yazmaktır. Ardından cezaevine girdim.

Cezaevine kitap sokulmuyordu. Okuyup ıslah olacağımız düşüncesiyle yazılmış kelek, üç, beş propaganda metninin dışında hiç bir kitap yoktu askeri cezaevlerinde. Dışarıdan da kitap bırakılmıyordu. Orada da yazdık, herkes yazmaya başladı. Tarih 1981- 82. Fakat yazılı belge bulundurmak da yasaktı. Sabah bir, akşam bir arama yapılırdı. İki arama arası geçerli yazılar yazdık.

Dolayısıyla ben hızlı yazarım. Çünkü onu bitirip yırtacaksın. Cezaevinden çıktıktan sonrada çalışmaktan vakit kaldıkça "30'lar bu çamurları getirdi" diye bir roman denemesine giriştim. “Beynelmilel” filmini oluşturan kitaptır. Romanla cebelleşirken Barış Pirhasan'ın Senaryo Stüdyosu duyurusunu gördüm. Barış'a öğrenci oldum.

Barış'a öğrenci olduğum zaman sinema öğretilerine ve dramaturjiye dair herhalde bir akademisyen kadar minimum okuma yapmıştım zaten. Nitekim bir süre sonra Barış öğrencilikten azat etti "Gel sen de burada öğretmen ol" dedi, öyle başladık. Ama Barış'a olan öğrenciliğim halen sürmektedir. Hocam ve ustamdır.
Devamını oku...
 
SIRRI SÜREYYA ÖNDER - ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİYLE SÖYLEŞİ

Haber: Sırrı Süreyya Önder, Üniversite Öğrencileriyle Söyleşi YaptıYönetmen-senarist Sırrı Süreyya Önder, Adıyaman Üniversitesi öğrencileriyle yazdığı senaryolar üzerine sohbet etti.

Vehbi Koç Konferans Salonu'nda düzenlenen söyleşiye Adıyaman Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Gündüz ve Cumhuriyet Başsavcısı Ekrem Aydıner de katıldı. Beynelmilel filmiyle sesini duyurup ulusal ve uluslararası festivallerde 19 ödül alan yönetmen-senarist Sırrı Süreyya Önder, iki tane 12 Eylül filmi yaptığını, bundan sonra 12 Eylül'ü anlatan film yapmayacağını, kaleme alacağı konuların yoksulluk üzerine olacağını ifade etti.

Beynelmilel filminin senaryosunun 18 defa değiştirildiğini kaydeden Önder, "Bu ülkede yönetmen ve senarist bir şekilde yapımcıyı ikna etmek zorunda. Benim ele aldığım mesele biraz karışık bir mevzu. Ülkede demokrasi, kurum ve kuruluşlarıyla tam sindirilmiş değildi. Yönetenle halk boyutunda ciddi farklılıklar var. Demokrasi, hepsine sirayet ettiği zaman gerçek manasını bulacaktır. Dolayısıyla bu filmde senaryoyu 11'i yapımcı isteği olmak üzere 18 defa revize ettim. Şu an gösterime giren O. Çocukları da Beynelmilel gibi 12 Eylül hikayesidir. Ben 12 Eylül'ün birinci derece mağdurlarındanım. 12 Eylül'ü iki defa filme taşıdım. Bundan sonra 12 Eylül konusunu işlemek istemiyorum. Önemli olan kameranın kimin yanında olduğudur. Benim kameram ve benim kalemim sürekli yoksulların yanında yer alacaktır. Bunun için ille de 12 Eylül hikayesi anlatmanız gerekmiyor. Bundan sonra her anlattığımız hikaye yoksulların hikayesi olacak" dedi.

Yeni yazdığı ve Berlin Duvarı'nın dibine gecekondu yapan Yozgatlı Türk gencinin hayat hikayesinin anlatıldığı filmle ilgili geniş bilgi veren Önder, "Kültür Bakanlığı'ndan gerçek hayat hikayesine destek geldi. Yozgatlı bir genç fabrikada çalışırken eli kesiliyor, tazminatsız işten atılıyor ve Berlin Duvarı'nın dibine bir gecekondu yapılıyor. Doğu Almanya bunu batının bir komplosu zannediyor, Batı Almanya bunu doğunun provokasyonu zannediyor. Bunun böyle zannedildiğinin farkına varan Yozgatlı da orada kendi cumhuriyetini kuruyor. Yozgatlı genç ve arkadaşı aynı evde yaşıyorlar. Evin yanında Protestan bir kilise var. Başkasına ait bir toprağı işgal edip orada bostan yetiştiriciliği yapıyorlar. Kilisede görevli pastör yardımcısı bir kadın da onlara yardım ediyor. Daha sonra ikisi birden bu kadına aşık oluyorlar. Akabinde birbirlerine giriyorlar ve çözümü bahçeyi tam ortasından duvar örmekte buluyorlar. 1989 yılında Berlin Duvarı yıkılıyor, ikisinin arasındaki duvar hala var. Güzel bir hakiye olacağına inanıyorum" diye konuştu.

 
Kaplumbağalar da Uçar


Kaplumbağalar da Uçar

Sarhoş Atlar Zamanı filmi ile birçok festivalden ödülle dönen ve tüm dünyadaki sinema eleştirmenlerince hayli olumlu notlar alan İranlı Kürt yönetmen Bahman Ghobadi'nin üçüncü uzun metraj denemesiydi Kaplumbağalar da Uçar. Yıllarca yanında asistan olarak çalıştığı dahi yönetmen Abbas Kiorastami'den aldığı eşsiz sinema diliyle, kendisi gibi İranlı olan dünyaca ünlü müzisyen Hussein Alizadeh'in mistik müziklerini harmanlayan Bahman Ghobadi, tüm dünyanın dikkatini çekecek bir filme imza atmıştı.

Ülkemizde filmin ses getirmemesinin sebebi, birtakım ırkçı -yönetmenin Kürt olması sebebiyle- ve kozmopolit yaklaşımlardan ötürüydü. İzmir ve Antalya gibi şehirlerde hiçbir sinemanın bu muhteşem filmi vizyona sokmaması, sinemaya bakış açımızı gösteren küçük bir dipnottu sadece. Halbuki bu film dünyanın birçok yerinde ilgiyle izlendi ve en iyi yabancı film dalında aday olmasına rağmen birtakım bürokratik sebeplerden ötürü Oscar'ı kazanamasa da birçok ödül aldı*. Çünkü Bahman Ghobadi, kimsenin beklemediği birşeyi yaptı. Yıllarca şahit olduğu ve acısını çektiği unutulmuş dünyaların trajik hikayesini tarafsız, realist ve duygulara yer vermeyen bir dille anlattı. Nitekim filmin en çarpıcı özelliği de buydu. Bastırmadan, dramatize etmeden, öfkeye yenilmeden, aşırıya kaçmadan, olabildiğince yalın ve olabildiğince dik bir duruşla gerçekleri bir tokat gibi vurdu tüm dünyanın yüzüne.
Devamını oku...
 
Hüseyin Alizade ve Torkaman (Türkmen) Albümü


Torkaman (Türkmen),
solo improvisation by

Hossein Alizadeh, setar

In this recording Alizadeh performs his definitive style on setar, combining superior technique with attention to mood and coloring. "Torkaman" has been inspired by the Torkaman people and their land; it portrays the human states that arise in the expression of their pains and in their love", says Alizadeh. At the time of its first release in 1986, "Torkaman"s innovative style was very controversial. Currently, "Torkaman" is already considered to be a classic. Alizadeh's mastery has proved time and again to be eye opening in the development of music in Iran.


The instrument

Setar (Persian: three tār string) is an Iranian musical instrument. It is a member of the lute family. Two and a half centuries ago, a fourth string was added to the setar, which has 25 - 27 moveable frets. It originated in Persia around the time of the spread of Islam and is a direct descendant of the larger and louder Tanbur. The setar is significantly different from the Indian sitar, with which it is sometimes confused due to the similarity of their names.


Hossein Alizadeh

Hossein Alizadeh was born in Tehran in 1950. He is considered as one of the most important figures in contemporary Persian music, exemplifying excellence in traditional Persian music today. He studied the classical Persian composition system, the Radif, under various masters, including Houshang Zarif, Ali Akbar Shahnazi, NurAli Borumand, Mahmood Karimi, Abdollah Davami, Yousef Foroutan, and Saied Hormozi. He later recorded the entire body of the Radif based on the interpretations of Mirza Abdullah for Tar and Setar.

Alizadeh received a BA in Music Composition and Performance from the University of Tehran, and then studied Composition and Musicology at Berlin University. He has taught at University of Tehran and Tehran Music Conservatory.

He has performed, as a solo artist, in Iran, North America, Europe and Asia. He was the conductor and soloist in The Iranian National Orchestra of Radio and Television. He established the acclaimed Aref Ensemble and has often worked with the Shayda Ensemble. His first professional experience in Europe was performing with the famous Bejart Ballet Company’s orchestra for Maurice Bejart's ballet, Gulistan.

Some of Alizadeh's most noted works are The Nava Improvisations (1976), Riders of the Plains of Hope (1977), Hesar (1977), Revolt (1983), Ney Nava (1983), Dream (1986), Torkaman (1986), Raz-O-Niaz (1986), Delshodegan (1987), Song of Compassion (1991), New Secret (1996), A Time for Drunken Horses (2000), Turtles can Fly (2004), Endless Vision (2004), Nive Mang (2006), Under the Razor (2007) and Ode to Flowers (2007). Endless Vision has been nominated for the Best World Music Album of the Year 2006 in the 49th Edition of the Grammy Awards.

Alizadeh established the Hamavayan Ensemble in 1989 as a venue for advancing traditional Iranian choral singing. Composed of some of the best known performers of Iranian instruments and vocalists, this ensemble has produced many of Alizadeh's compositions including New Secret, Gabbeh, Songs of Compassion, Endless Vision and Ode to Flowers.

http://cdbaby.com/cd/halizadeh3

 
Türkiye’de ney yanlış icra ediliyor

Dünya müziğinin önemli ismi İranlı Şehram Nazeri, ‘Şeb-i Arus’ törenleri dolayısıyla Konya’daydı (2007). Setar ve tamburuyla vuslata renk katan sanatçının gelişini pek kimse fark etmedi.

Türkiye’de ney’in icrasına ilişkin eleştiriler getiren Nazeri, Mevlânâ’nın şiirinin müziğe büyük bir coşkuyla yansımadığından şikayetçi. Türkiye’de ney’in heyecansız ve coşkusuz yorumlandığını söyleyen sanatçının eleştirisine Türk neyzenlerin tepkisi merak konusu.

Bir Şeb-i Arus daha sona erdi. Dünyanın tanıdığı ismiyle Rumi'nin çağrısına kulak verenler bu yıl da, onun makamında bir araya geldi. Herkes kendi kavlince Mevlânâ'nın izinden büyük kavuşmanın yollarını aradı. İtiraf etmeliyim, bu çağrı ve arayış benim için pek tanıdık değil. Her ne kadar şiirine, felsefesine ilgi duysam da, ne dinsel ne de hümanist anlamda Rumi'nin çağrısı benim için bir vuslat anlamı taşıdı. Ta ki Belh'ten Konya'ya, o zaman bilinen dünyanın yarısına yakınını kat eden Mevlânâ'nın, bir süre konakladığı Kermanşah'ta doğan Şehram Nazeri'nin müziğini tanıyana dek. Mevlânâ sevmek henüz moda değilken, büyük bir coşku ve ısrarla onun şiirini yorumlayan İranlı sanatçı Şehram Nazeri'nin müziği coşkulu bir vuslatın tüm heyecanını görünür kılmıştı benim için.

İşte o Şehram Nazeri, bu yılki etkinliklere katılmak üzere Konya'ya geldi. Sahnede Mevlânâ'yı hiç aşina olmadığımız bir sese, ritme dönüştürdü ve sessiz sedasız ülkesine döndü. Nazeri'nin müziği, Mevlânâ için yapılan etkinliklerin yoğunluğu içinde, -ney üflemediği için olsa gerek- maalesef dikkat çekmedi. Tamam, konser verdiği salonda adım atacak yer kalmamıştı; ama -dinleyenlerin büyük bir kısmı İranlıydı- Mevlânâ adına yapılan her ‘fussion'a canı gönülden hayranlık duyan ‘moda sever' entelijansiyamız, setar ve tamburu coşkulu bir ‘ney' gibi icra eden bu İranlı sanatçının gelişini fark etmedi bile. Neyse ki Şehram Nazeri Konya dönüşünde İstanbul'a uğradı. Gece kalkacak Tahran uçağı için 12 saati vardı ve onun müziğini, ‘avazını' mistik bir ayinin parçasıymış gibi dinleyen birkaç arkadaşımla gün boyu ona eşlik etme fırsatı doğdu. İstanbul'a ikinci kez gelen Nazeri'yle, Tahran'daki Sadabad Sarayı'nı hatırlatan bir koruda yürüyüş yaptık, saatler boyu, Mesnevi’den, neyden, ateşten ve sükundan konuştuk. Sakin ve nazik bir dille ahvalini anlattı Nazeri. ‘İlham yurdum' dediği Kermanşah'ı, ozan olan babasını ve Mesnevi'yi ezberden okuyan annesini. İlhamını o doğduğu yerin viran halinden duyduğu kederden alıyordu. Ama Nazeri'nin söyledikleri arasında en dikkat çekici şey Türkiye'de mistik müziğin bugünkü durumu ve bu müziğin temel enstrümanı neye ilişkin eleştirileriydi. Dikkatli bir dil kullanmaya özen göstererek Mevlânâ'nın şiirinin müziğe büyük bir coşku ve ateşle yansıması gerektiğini, ama Türkiye'de böyle olmadığını söyledi Nazeri. Türkiye'de neyin, biraz fazla heyecansız, coşkusuz yorumlandığını ve Mevlânâ'nın ruhuna uygun olarak yeniden yorumlanması gerektiğini ileri sürdü. 2007 Mevlânâ Yılı etkinlikleri kapsamında dünyanın farklı yerlerinde konserler verecek olan Şehram Nazeri'yle müziğini ve Mevlânâ'nın yorumlanma biçimlerini konuştuk.
Devamını oku...
 
Kamkarlar Müzik Grubu

Kamkars Ensemble Biyografi

Kamkarlar Müzik Grubu, bugün için Kürtlerin uluslararası çaptaki en önemli müzik grubu sayılabilir. Ünleri yaşadıkları İran Kürdistanı'nı çoktan aşmış bulunan grup, bir anlamda Kürt Halk Müziği'nin dünyadaki temsilcisi ve elçisi konumundadır. Amerika'dan, Avrupa'ya kadar dünyanın pek çok önemli şehrinde konserler veren Kamkarlar, içten ve coşkulu müzikleriyle ilk şarkılarından başlayarak dinleyiciyi etkiliyorlar.

Kamkarlar, tam bir aile müzik grubu. Esas olarak, 1'i kız, 8 kardeşten oluşan gruba, giderek yeni nesil çocuklar da katılıyor. Grubun tüm üyeleri daha çocuk yaşlarda müziğe başlamışlar ve her biri çeşitli müzik enstrümanlarında uzmanlaşmışlar. Müzik onlar için bir anlamda "Baba yadigarı". Çünkü onlar, müzik konusunda ilk derslerini babaları Hesen Kamkar'dan almışlar. Daha sonraları hepsi de müzik konusunda akademik eğitim alan Kamkar kardeşler; 1947 yılında Sinendec'te bir grup Kürt sanatçısıyla beraber ilk Kürt Müzik Grubunun kuruculuğunu yapan ve 1992'de kaybettikleri babaları Hesen Kamkar'ın (1923-1992) gösterdiği yolda başarıyla ilerliyorlar.

Devamını oku...
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 Sonraki > Son >>

Sayfa 6 / 8