Üsküp’ün simgesi 'Taş Köprü' mihrabına kavuştu

 
ÜSKÜP - Makedonya’nın Başkenti Üsküp’ün simgesi olan Osmanlı eseri Taş Köprü’de (Fatih Sultan Mehmet Köprüsü) 2002 yılında yapılan restorasyon çalışmaları sırasında yıkılan mihrap, Türkiye’nin girişimleriyle yeniden yaptırılarak yerine konuldu.

Üsküp’ün simgesi 'Taş Köprü' mihrabına kavuştu

Üsküp Taşköprü KitabesiÜsküp’te Vardar Nehri üzerine Sultan II. Murat döneminde inşasına başlanan, Fatih Sultan Mehmet döneminde tamamlanan kentin sembolü halindeki tarihi Taş Köprü’de yaklaşık 6 yıl önce Makedon hükümetince Hollanda’dan alınan krediyle restorasyon çalışması başlatıldı.

Türk ve Arnavutların yoğunlukta yaşadığı, Osmanlı’ya ait eserlerin bulunduğu bölgeyi, Makedon nüfusun ağırlıkta olduğu kesime bağlayan tarihi Taş Köprü’de yapılan restorasyon çalışmaları sırasında köprünün sembolü niteliğindeki mihrabı yıkıldı. Köprünün orta kısmında bulunan mihrabın, restorasyon çalışmalarının tamamlanmamasına rağmen yerine konulmaması Makedonya’da yaşayan Türklerin tepkisine neden oldu.

Her gün binlerce insanın üzerinden geçtiği ve kente gelen turistlerin en fazla ilgi gösterdiği Taş Köprü’nün mihrap kısmının "Osmanlı"yı andırdığı gerekçesiyle yerine konmadığını ileri süren Üsküplü Türkler, Makedonya hükümeti nezrinde çalışma başlattı. Türkiye’nin Üsküp Büyükelçiliği de tarihi köprünün mihrabının yapılması amacıyla Makedonyalı yetkililerle görüşme yaptı.

Makedonya hükümeti tarafından, Türkiye’den Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın da desteğiyle tarihi Taş Köprü’nün restorasyon sırasında yıkılan mihrabı yeniden yaptırıldı. Tarihi köprünün orta kısmında eski yerine yaptırılan mihrapta, İngilizce ve Makedonca, mihrabın yapımı ve restorasyonları konusunda tarihi bilgilere yer verildi.

Bu arada, köprünün mihrabının aslına uygun olmadığını savunan Makedonyalı Türkler, ayrıca köprünün kitabesinin restorasyonun ardından hala yerine konulmamasına tepki gösterdiler.

Devamını oku...
 
SARI SALTUK TÜRBESİ - BOSNA PDF


Sarı Saltuk (Blagay) Tekkesi Mostar'a yakın sayılabilecek bir yer olan Blagay'da. Zaten bu yüzden bir adı da Blagay Tekkesi.

Sarı Saltuk (Blagay) Tekkesi ve Poçiteli (Pocitely)

Mostar'dan belediye otobüsleriyle gidip gelebilirsiniz. Çok sık otobüs yok ama zaten gidip orada biraz vakit geçirmek lazım Nehir çevresinde ve Blagay'ın içinde yemek yiyebileceğiniz güzel lokantalar da var. Dolayısıyla aceleniz yoksa vakit geçirmekte sorun yaşamazsınız. Hem doğal güzellik hem de tarihi açılardan görülmesi gereken bir yer.

Poçiteli ise biraz daha uzakta. Yine Mostar'dan otobüsle gidebilirsiniz. Hırvatistan'a giden ana yol üzerinde bir köy burası. Tam bir Osmanlı köyü diyorsunuz görünce. 5-6 kulesi olan surlarla çevrili bir köy, hamamı, camisi, medresesi var... Yugoslavya döneminden itibaren çok bilinen ve ziyaret edilen bir köymüş burası. Dünyanın dört bir tarafından sanatçılar gelip buradaki sanat kamplarına katılırlarmış. Biraz da bu yüzden belki, çok güzel korunmuş bir köymüş, müş diyorum çünkü şu anda güzel korunmuş değil, neredeyse baştan, güzel yapılmış bir köy. Savaşta çok büyük zarar görmüş. Dedim ya tipik bir Osmanlı köyü diye, Boşnakları Osmanlı / Türk diye öldürenlerin böyle bir köyü rahat bırakmaları da beklenemez tabi.

    
    

Devamını oku...
 
Cenab-ı Ahmet Paşa Camisi ve Ankara Mevlevihânesi


Cenab-ı Ahmet Paşa Türbesi

Ulucanlar Caddesi’ndeki Cenabi Ahmet Paşa Camisi Osmanlı mimarisinin Ankara’da bulunan örneklerindendir. Giriş kapısı üzerindeki kitabeye göre Kanuni Sultan Süleyman döneminde, 1566 yılında Anadolu Beylerbeyliği yapan Cenabi Ahmet Paşa tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmıştır. Bunun yanı sıra caminin pencereleri üzerindeki kitabelerden 1883’de Abdülaziz Zadeesseyyit El-Hac Ahmet ve 1887 yılında da Ankara Valisi Ağabeydin Paşa (1843-1908) tarafından onarıldığı öğrenilmektedir.

Ankara’nın en eski camilerinden olan bu yapı 13.9x13.9 metre ölçülerinde kare plânlı olup, ibadet mekânı merkezi bir kubbe ile örtülmüştür. Ankara’nın kesme taşından yapılmıştır. Son cemaat yeri üç mermer sütunun taşıdığı üç kubbe ile örtülüdür. Bunlardan ortadaki kubbe Osmanlı mimarisinde görüldüğü gibi, diğerlerinden daha yüksek ve daha geniştir. Son cemaatin sağ tarafında kesme taştan tek şerefeli, 16 köşeli minaresi bulunmaktadır.

Caminin giriş kapısı beyaz mermer ve somakilerin oluşturduğu stelaktitli bir bezeme ile süslenmiştir. İbadet mekânı üç sıra halindeki 32 pencere ile aydınlatılmıştır. Minber ve mihrap oldukça sadedir. İbadet mekânını örten büyük kubbe 16 pencereli bir kasnak üzerine oturmuştur. Kubbenin iç kısmı ve etekleri kalem işleri ile bezenmiştir. Caminin sol yanındaki küçük hazirede Cenabi Ahmet Paşa’nın ve XVIII.yüzyıla ait Azimi türbesi bulunmaktadır. Bu türbe de 1566 yılında Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. 1813 ve 1940 yıllarında onarılmıştır. Sekizgen bir planı olan türbe, Ankara kesme taşından yapılmıştır. Yer yer köfeki taşlarından da yararlanılmıştır. Kubbe doğrudan doğruya kasnak olmadan duvarlar üzerine oturmuştur. Türbe içerisinde yalnızca Cenabi Ahmet Paşa’nın sandukası bulunmaktadır.

Devamını oku...
 
ELHAMRA SARAYI

  


Elhamra Sarayı

 

 

Elhamra Sarayı (Arapça: القلعة الحمراء al-Qal‘a al-Hamrā ya da القصر الحمراء al-Qasr al-Hamrā, İspanyolca: Alhambra / okunuş: Alambra) - Granada: İslam mimarisinin ulaşabileceği yüksek noktalardan biri olarak bugünlere ulaşmış bir şahit olan Elhamra Sarayı'nın temeli 1232 yılında, Gırnata Emirliği yani Beni Ahmer (Nasiriler) devletini kuran 1.Muhammed (Muhammed bin Ahmer) zamanında atılmıştır. Saray, aynı sülaleden gelen çeşitli hükümdarlar (3. Ebu Abdullah Muhammed, 1. Ebul Haccac Yusuf, 5. Muhammed) tarafından yapılan ilavelerle genişletilmiştir.

Elhamra'nın yapımı devam ederken Endülüs'ün diğer önemli iki şehri Kurtuba ve Sevilla (1236 ve 1248'de) Hıristiyan Kastilyalılar'ın eline geçmiştir ve oradaki Müslüman halk çeşitli işkencelere uğramıştır.

1001 gece masallarındaki rüya sarayların gerçek alemdeki izdüşümü sayılabilecek olan Elhamra'nın doğal çevreye uyumu, girift yapısı, farklı süslemeleri ve yaşanan mekan ile su ve yeşili belli bir ahenk içinde buluşturabilmesi, kazandığı şöhretin hiç de haksız olmadığını gösterir. Paris'teki İnstitut du Monde d'Arap (Arap Dünyası Enstitüsü) eski Başkanı Edgar Pisani sarayın, İslam medeniyetinin insanlığı ulaştırabileceği en yüksek noktalardan biri olduğunu söyledikten sonra Elhamra'yı şöyle anlatır:

Aslanlı bahçeden bir görüntü.Elhamra Sarayı Aslanlı Bahçe

 

Girift bir yapıya sahip olan Elhamra Sarayı, birbiriyle bağlantılı sayısız odalar ve salonlar, bu mekanların arasında yer alan avlular, ferahlatıcı yeşil alanlar, fıskiyeli havuzlar, akar çeşmeler ve bahçelerden ibarettir. Ama tüm bu mekanlar belli bir ahenk içinde dizilmiş, rahatsız edici olmayan geçişlerle birbirine bağlanmış bir düzene sahiptir. Bu düzen, Yahya Kemal Beyatlı'nın İspanya'daki elçilik görevi sırasında (1929) kaleme aldığı satırlarda şöyle özetlenir:

Elhamra Sarayı Duvardaki Allah Yazısı"... Elhamra'ya basit bir dış kapıdan giriliyor. Girerken hârikulâde bir mekan içine girileceğinin farkına bile varılmıyor. Girdikten sonra bir alemden başka bir aleme geçmiş, sanki bir rüyanın ortasına düşmüş gibi gözlerimi kapadım ve açtım, öylesine bir hayret içindeydim. Bu şaşkınlık daireden daireye geçtikçe arttı. Nazar değmemiş bir beyazlık içinde, sülüs bir yazı sarmaşığı gülümseyen bir güzellikle bütün duvarları sarmış; nakışın ve oymanın hudutsuz oyunları, tavanların derinliklerine kadar her tarafı örtmüş, ama her taraf yine de bembeyaz görünüyor. "

Saray içindeki tüm oda ve salonları çepeçevre dolaşan bir sözcük, dünyanın bu en nazenin, ortaçağın en ünlü, Endülüs'teki 780 yıllık İslam hakimiyetinin de en önemli sarayı sayılan Elhamra'nın sırrını adeta özetleyen Arapça bir cümledir. Tüm Elhamra’ ya damgasını vuran bu tılsımlı sözcük, " Allah'tan başka galip yoktur" anlamını taşır. Bu bakımdan Elhamra, Allah'ın tek galip olduğunu tüm dünyaya haykıran bir saraydır ve dünyanın hiçbir yerinde Allah adını bu kadar çok zikreden sütun, kemer, kubbe, tavan, kapı ve duvara sahip başka bir saray bulmak mümkün değildir.

Saray mevcut haliyle halen göz alıcı bir güzelliğe sahip olmasına rağmen, buranın çok uzun yıllar kendi kaderine terk edildiği, adeta dilencilerin ve evsiz barksız insanların barınak yeri haline geldiği bilinmektedir. Bu dönemde bakımsızlıktan dolayı bazı yerlerde duvar kabartma süsleri dökülmüş, hor kullanmadan dolayı kapı ve pencereler tahrip olmuştur. Öyle ki, bekçilik yapan bir ailenin korumasına teslim edilen sarayın bahçesine, ilgisizlikten dolayı gecekondu misali kaçak evler bile yapılmıştır. Sarayın Mexuar denen idari bölümü avlusunun bir zamanlar koyun ağılı olarak kullanıldığı, yine bu bölümün arka kısmında kapel haline çevrilen ibadethaneye geçiş için bir duvarın yıkılarak kapı haline dönüştürüldüğü bilinmektedir. Sarayın harem kısmındaki bir oda ise 1829 yılında Washington Irving'in ikametine tahsis edilmiş ve Amerikalı yazar bu odada Elhamra ile ilgili anılarını kaleme almıştır. Granada'nın 1492 yılında düşüşünden sonra 5. Carlos sarayının yapımı için Elhamra'nın bir kısmının yıkıldığı bilinmektedir. Bu yıkılan bölümlerin neler olduğu, bu yıkımla sarayın neler kaybettiği ise hiçbir zaman öğrenilememiştir.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen Elhamra'nın ayakta kalmak için zamana karşı başarıyla direndiği söylenebilir. 19. yy sonunda başlayan restorasyon çalışmaları 20. yy.da, özellikle yabancı ziyaretçilerin artışı sonucu hız kazanmış, eksik yönleri olsa da, sarayın yavaş yavaş eski ihtişamına kavuşmasına sebep olmuştur. İspanyol makamlarının restorasyonda süslemelerin aslına ve obje fonksiyonlarına mümkün olduğunca sadık kalmaya dikkat ettiklerini de özellikle belirtmek gerekir.

"Endülüs İslam sanatını, Müslüman İspanya tarihinden ayrı düşünmek imkansızdır... Elhamra inşa edilirken hiçbir şey tesadüfe bırakılmamış, her detay itina ile hesaplanmıştır. Kavislerin bölünüşünde, tek ve çift sütunların hoşa geden bir tarzda yerleştirilmelerinde, kapı ve pencere yerlerinin tespitinde bunu anlamak mümkündür. İşte bu sayede harikulâde perspektifler ortaya çıkmış, avlular ile açık salonlar arasında güneş ışığı, suların akışı ve gölgelerin oyunu buluşturularak, dış alemle inanılmaz bir uyum ve zarafet sağlanmıştır. Bu, sanki el değince kırılıp dökülecek hissi veren yüksek bir zarafettir. Elhamra'yı gerçekten anlamak için, sarayın içindeki pek çok kitabeyi anlayarak okumak gerekir. Kur'an'dan alınan ayetlerin ve İbn-i Zamrak'la diğer Müslüman şairlerin mısralarının kazınmış olduğu bu kitabeler bazı duvarları tamamen kaplamakta, kemerler, kapı çerçeveleri ve sütun tekneleri boyunca uzayıp gitmektedir. Öyle ki, bu yazıları süsleme motiflerinden ayırmak neredeyse imkansız haldedir. Evet, Elhamra konuşur. Hem de kutsal kitabının sesiyle konuşur."

 

Devamını oku...
 
İSHAK PAŞA SARAYI


İshak Paşa SarayıAğrı Dağı'nın yakınında, Doğu Bayazıt’ın 7 km. güney doğusunda, Eski Beyazıt’a ve ovaya hakim yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş, pek çok bölümleri olan komple bir saraydır. Birinci Dünya harbine kadar Beyazıt Sancağı bu saraydan yönetildi.

Sarayın yapımına 1685 yılında Çıldır Atabeklerinden Çolak Abdi Paşa tarafından başlanılmış, aynı soydan gelen Küçük İshak Paşa zamanında 1784’de (99 yılda) tamamlanmıştır. Ahıskalı ustalar tarafından yapılmıştır.
Devamını oku...
 
Yahya Kemal’de Şehir ve Mimari PDF Yazdır e-Posta


Ekrem Hakkı Ayverdi

Denebilir ki Yahyâ Kemal’in sebeb-i hayâtı, yaşamasının sâiki, onu dev kuvvetiyle harekete getiren irâdenin menba’ı azametli, büyük bir milletin ferdi olmak sevinç ve gurûrudur. Hâlıkı, bu koca arı kovanında ona milletin dehâsını övmek vazifesini vermiş, o da bu hizmeti tehâlükle kabullenmiş, her nefes alışında ubûdiyet râh-ı müstakîminde îcâbını icrâ eylemiştir. Bu çizgiden çıkar gibi göründüğü ve gösterilmek istendiği demleri bile, lüzumlu malzemeyi beşeriyet kazanında kaynatıp kalıba dökmek ve şuûra intikal ettirmek için geçirdiği sancılı zamanlarıdır.

Yahyâ Kemal ifâde vâsıtası olarak, insanda sâdır olabilecek en asil mahsûl olan edebiyâtı, daha doğrusu şiiri benimsemiştir. Tabiî bu intihapta, meşrep ve kabiliyeti başlıca âmildi; fakat başka sâhalarda da şâyân-ı hayret nüfûz-ı nazar, idrak ve ifâde örnekleri verilmiştir.

Yahyâ Kemal şiir ve edebiyat için yaratılmıştı, bunda tereddüt yoktur. Bütün tekniğiyle nik ü bed’iyle bildiği bu sâhanın sâhibkırânı oldu. Böyle oldu da fikir adamı olmadı mı? Târihçi değil midir? Bunların küçük ve günlük tafsilâtına inmeden târihin halkalarını geçirip selsebil gibi akışını ortaya dökmemiş midir? Bizim şehâmetli târihimizin revnakını duyup duyurmamış mıdır?

Bunun gibi mûsıkîmizin en derin mânâlarını kavrayan, anlayan da o olmuştur. Ve bu mûsîkiyi istihfâf edenleri görmek azâbı içinde "Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden" mısra’ını hâtifi, mâverâî edâsıyla o söylememiş midir?

Bu mesleklerin adamları Yahyâ Kemal’i bu cephelerinden ele almışlar mıdır? Pek zannetmiyorum. Her ne hâl ise gocunmaklar bir tarafa bırakılınca, üzerinde durulacak pek çok hakikatleri Yahyâ Kemal’in sözlerinde buluruz. Meselâ mûsıkî târihimizi ve mûsıkî anlayışımızı, kül olarak, Itrî destânının kırkdokuz mısra’ında toplayıvermiştir. Bir gün o fikirler anlaşılacak ve üstünde cildler yazılabilecektir.

Yahyâ Kemal mîmârî fikirlerini, şiirinden çok nesrinde ifâde etmiştir. Süleymâniye’ye, onun gibi âbidelere, şehirlere, semtlere hayran idi. Fakat Yahyâ Kemal hehangi bir ferd gibi, binâların parakende güzelliklerine, hâtta tenâsüb ve edâlarında kalmayıp, âbidelere bir vatan meydana getirilmiş olması tarafiyle alâkalanmış, bundan duyduğu sevinci son derece güzel ifâde etmiştir. En realist bir görüşle bu milletin o, asırda değişmez, eğilmez, bükülmez, eskimez büyük meziyetlerinin ancak bir yerde karar kıldıktan sonra hârikalar doğurabileceğini müşâhede etmiş, bu en güzel ve en büyüğün yapıldığını idrak ile de hükmünün isâbetini görmek saâdetine ulaşmıştır.

Zâten Yahyâ Kemal’den mîmârlığın, taşı toprağı ile uğraşması istenemezdi; o, milletin hayatına karışan mîmâriyi bize söyledi.

Yahyâ Kemal’in mîmâri fikirleri yer yer, kalıb kalıb, "Aziz İstanbul" nâmı altında Enstitü tarafından neşrolunan eserinde dolup taşar. Kitab çıkmadan evvel çok kişi bunları bilmiyordu; zamânın külleri onları örtmüştü. Şâirin bu yazılarının ilkleri ile sonuncusu arasında otuzbeş senelik bir fâsıla vardır. Bu uzun zaman zarfında yolundan hiç infiraf etmeden aynı selâbetle düşüncelerini bize nakletmiştir. En parlağı 1942 senesi başında verdiği "Türk İstanbul" ismindeki konferanstır. Bu konferans âdetâ bir hülâsadır.

Şâir bu konferansı ondan sonraki uzun makalesini ve tabiî ondan daha evvelkileri, Osmanlı mîmârisi daha inceden inceye tetkik edilmeye başlanmadan, neticeler meydana çıkmadan bir san’atkârın derin sezişi ile yazmıştır. Konferanstan epeyce sonraları bu yazılardan habersiz olanlar, onun söylediklerini ilmî usûlün tabiî neticesi olarak meydana koydular. Ve tâ 1964 senesinde "Aziz İstanbul" çıkınca, binbir emek ve zahmetle bulduklarını o sahifelerde görmekle büyük bir saâdet duydular. Bu da gösteriyor ki, san’atkârda, müfekkirenin parlak buluşları, teşhisleri kuru ilme takaddüm etmektedir.

Bakınız Yahyâ Kemal, Türk şehircilik mîmârisinin bütün unsurlarını, zihniyetini en muhteşem bir çapta toplayan İstanbul ve dolayısıyla san’atımızın küllü hakkında ne diyor, bunu konferanstan nakledelim:

“Bir iklimin manzarası, mîmârisi, halkı arasında hâlis ve tam bir âhenk varsa orda gözlere bir vatan tablosu görünür.”

İklimden anlayan gerçek ve hassas bir san’atkâr, İstanbul’un eski semtlerinden her hangi birini, meselâ Koca Mustafa Paşa semtini, yâhud Eyüb’ü, yâhud Boğaziçi’ni henüz milli hüvüyetini muhâfaza eden herhangi bir köyünü seyredince kat’i bir hüküm vererek der ki; "Bu halk bu iklimde ezelden beri sâkindir ve bu iklime bu mîmâriden ve bu halktan başka unsurlar yaraşmaz.."

Muharrir burada semtlere mîmârinin meydana getirdiği iklimin yâni Fransızca’da ”Site” denilip her zerresinde husûsiyeti tüten yerlerin güzel bir târifini yapmakta olup, bu halkın kendi eseriyle olan saf ve kusursuz yekpâreliğini ortaya koymakta ve bir de ( iklim ) gibi hârikulâde bir tabir icâd etmektedir.

Muharrir devâm ederek, "Türklük beş yüz senedenberi İstanbul’u ve Boğaziçi’ni bütün beşeriyetin hayâline böyle nakşetti. Mîmârisini bu şehrin her tepesine, her sahiline, her köşesine kurarken gûya : 'Artık bu diyar dünyâ durdukça Türk kalacaktır' dediği hissedilir." Sonra da, "yeni baştan kurmuş olduğu bu şehirde yaratmış olduğu güzelliklerin en yüksek bir kıratta olduğunu söylemek lazımdır." sözleriyle büyük mîmâriyi ve kendine has yalın üslûbuyla gözlere nakşedilmiş kalan emsâlsiz şehri tebcil ediyor. Ve İstanbul’da yapılanların en yüksek kıratta, başka bir sözle, seviyesi ve derecesi en yüksek olduğunu beyân ediyor.

Devamını oku...
 
OCAK KÖYÜ

Ocak Köyü'nde bir evOcak Köyü; Doğu Anadolu'nun şirin bir köşesinde yer alan, Hıdır Abdal Sultan tarafından kurulan ve günümüze kadar 700 yıllık geçmişi ile tarihi ve turistik değerlere sahip; dik bir yamaçta, bahçeler arasında havası ve suyunun temizliği ile dikkat çeken bir köydür. Erzincan'ın Kemaliye İlçesine bağlı, yaklaşık Elazığ-Malatya-Sivas-Erzincan illerinin birleştiği noktada; Arapgir ve Kemaliye yolu üzerinde Dutluca yol ayrımından 2,5 km Kuzeydedir. Ocak; dik bir yamaçta, bahçeler arasında, havası ve suyu çok güzel modern bir köydür. Ocak'tan güneye doğru bakıldığında ufukta Keban Gölü'nü, doğusunda Munzur Dağları'nı, batısında Göl Dağı'nı gören nefis bir panoramik manzara ile karşılaşılır... 

Bunun yanı sıra, sahip olduğu;

Devamını oku...
 
<< Başlangıç < Önceki 51 52 53 54 55 56 57 Sonraki > Son >>

Sayfa 52 / 57