Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı: Yabancılaşma, Mülksüzleştirme

Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı:
Yabancılaşma, Mülksüzleştirme [*]

(Ekoloji Kolektifi Derneği Değerlendirmesi)

Kamu Yönetiminde 2000’li yıllarla birlikte yaşanan dönüşüm etkisini Doğa Koruma alanında da gösterdi. Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısının ekim ayının son haftasında meclis gündemine taşınması ile Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı olarak bilinen ve tüm kamu yönetimini düzenleyen Kanun döneminde yaşanan tartışmaları bir kez daha hatırlama zorunluluğu doğdu. Kamuoyunda her ne kadar milli parkların, sitlerin ortadan kaldırılacağı yönünde bir propaganda üzerinden kanuna karşı set oluşturulmaya çalışılsa da bu tartışmalar hem gerçeği yansıtmaktan uzak, hem de yaşanan dönüşümü açıklama konusunda bir ipucu vermekte yetersiz kalıyor.

 

Kültür Doğa’dan Kopartılıyor
 
Türkiye’nin 100 yılı aşkın koruma pratiği dikkate alındığında, kültürel ve doğa varlıklarının bir arada korunmasını esas alan bir koruma yaklaşımı gelişmiş ve bu konuda zayıf da olsa uygulama tarzları olgunlaşmıştır. Söz konusu ettiğimiz Tabiat Kanunu ile getirilen ilk düzenlemenin esasının, kültür varlıklarının korunması ile doğa varlıklarının korunmasının birbirinden ayrılmasına yönelik hukuki, idari ve siyasi bir düzenlemeye yöneldiği anlaşılıyor. Kültür varlıkları, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın uhdesinde doğa varlıklarının ise Çevre ve Orman Bakanlığı’nca korunması-kullanılmasına yönelik bir alt yapı oluşturulmak istenmiş. Bu anlamıyla da doğa varlıkları, tarihten ve kültürden kopartıldığı gibi diğer yandan da kültür varlıkları kapsamında bırakılan arkeolojik ve tarihi sitlerdeki varlıklar doğadan kopartılmıştır. Kültür varlıkları salt bir binaya, bir mekâna indirgenmektedir. Böylesine bir düzenlemenin gerekçesi olarak Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurullarının doğa varlıklarını korumaya yönelik teknik yetersizlikleri, bütçe sorunları gösterilmiş olsa da işin esası gözlerden kaçırılmaktadır.

Soru şudur, Nasıl olacak da kültür varlıkları ve doğa varlıkları birbirinden ayrılacaktır? Pek çok arkeolojik bölge aynı zamanda doğal sit alanı niteliğindedir. Bu alanlardan hangisini kim koruyacaktır? Sistem kurma arzusu ile yola çıkan uyum sürecinin aktörleri yeni bir yetki karmaşasının, korumamanın alt yapısını oluşturmaktadır. Soruyu burada bırakmadan ilerleyelim. Kanun Tasarısına göre bir alan birden fazla koruma statüsüne sahip olamayacaktır. Bir alan bu Kanun çerçevesinde “Koruma Alanı, Korunan Alan.. vb” statüde koruma alanı ilan edildiyse başka bir koruma statüsünden yararlanamayacaktır. Bu durumda bir alan gen kaynağı alanı ilan edildiyse aynı alan, kuş koruma alanı ilan edilemeyecektir. Ya da bir alan kuş koruma alanı ilan edildiyse aynı alan arkeolojik sit alanı ilan edilemeyecektir. Bu şekilde bir alanın koruma statüsünün de esnekleştirilmesi kolaylaşacaktır.  Tabi böyle bir statüden kurtulmak da eski koruma rejiminden çok kolay olacaktır. Kültür varlıkları ile doğa varlıklarını ayrıştırarak koruma ve kullanma dengesinin sağlanmasına yönelik bir politika ilk etkisini yetki karmaşasında yaratacak, bu sorun doğanın ve kültür varlıklarının esnekleşerek daha korumasız bir biçimde kullanılmasının önünü açacaktır. Tabii kültürün, doğal olandan yalıtılarak bir taş yığını olarak görülmesi de yıllarca iktidardakilerin ağzından dökülen sözcüklerin yasa haline geldiğinin de ilanı olarak görülmelidir.
 
Yeniden Temellük
 
Kültür ve doğa varlıkları birbirinden ayrıştırılarak bir koruma rejimi oluşturulmaya çalışılırken, kanunu amaç maddesinde “kara, kıyı, sucul ve deniz alanlarındaki ulusal ve uluslararası öneme sahip tabii değerlerin, biyolojik çeşitliliğin ve peyzajın muhafazası” doğrultusunda koruma kullanma dengesinin sürdürülebilirliğinin sağlanacağı vurgulanıyor. Burada peyzaj ile vurgulanan kırsal ve kentsel peyzaj değerleri olduğu anlaşılıyor. Bu anlamda da kentsel alanlarda da kentsel peyzaj alanlarında da bu kanunun uygulanmasının önünde her hangi bir engel yok. Zaten Kanun’un ikinci maddesinde belirtilen Boğaziçi Kanunu ile Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı Kanunu dışında bu kanunun uygulanacağı hükme bağlanıyor. Bu nedenle bu Kanun’un temel ve kanunlar üstü bir kanun niteliğinde tasarlandığı anlaşılıyor. Bu bağlamda da belirtmek gerekir ki, kentsel değerlerin kullanılmasında da bu Kanun’un ilkeleri hayat bulacak.
 
Sit kavramını arkeolojik ve tarihi sit olarak daraltan ve doğal sitler için yeni koruma-kullanma dengesi rejimi öngören bu kanun tasarısının belirsiz kavramları arasında kentsel alana doğru genişleyen dili, planlama kavramını da bu yeniden temellük siyasetinin bir unsuru olarak kurguladığı anlaşılıyor. Ekolojik alan yönetimini, bu anlamda alanın makro değerlerinin belirlenmesi sürecini de bakanlığın inisiyatifine ve kurullara havale ettikten sonra, çevre düzeni planlarında da korumaya yönelik planların kullanılması gerektiğini vazediyor.  Tabi bu zorunluluk alanının ilkelerine uymak kaydıyla.
 
İlkeler: Koruma mı Kullanma mı?
 
İlkelerin düzenlendiği kanunun 4. maddesi, “Tabiat, biyolojik çeşitlilik ve peyzaj değerlerinin muhafazası ile sürdürülebilir kullanımının sağlanmasına ilişkin, korunan alanlarda koruma ve kullanım kararlarının uzun devreli gelişme planları veya her tür ve ölçekteki planlar ile belirlenmesi esastır.” Biçiminde başlıyor. İlk ilke, ilk söz önemlidir.  Bu anlamda temel ilke olarak malum sürdürülebilir kalkınma ekseninde, doğa ve kültür varlıklarının nasıl piyasalaştırılacağının temel ilke olarak benimsenmesi tüm gerçekliği açığa çıkartıyor. Oysa ki bu kanun gerçekten bir koruma niteliği taşısaydı ya da onların deyişiyle koruma kullanma dengesini sağlama amacı olsaydı temel ilke olarak, 4. maddenin f bendi ile başlaması gerekirdi. Buna göre de, “Tabii yaşama alanlarında; peyzajın, biyolojik çeşitliliğin ve ekosistemlerin korunması, devamlılıklarının sağlanması, iyileştirilmesi ve bu alanlardaki bitki ve hayvan türlerinin muhafazası” temel ilke olmalıydı. Ama kanun yapıcı sözünü ve niyetini hiç gizlemeden, ilkelerin temel giriş cümlesini, korumayı lağvedecek biçimde düzenlemiştir.
 
Tabiat Kanun’u “Üstün Kamu Yararı” İradesini Ele Alıyor
 
Korunacak alanlarda verilen izinlerle ilgili Kanun’un 15. maddesinde ki düzenlemeye göre, Tabiatı koruma alanları, yaban hayatı koruma sahaları, gen koruma alanlarında ve korunan alanların mutlak koruma bölgelerinde hiçbir kullanıma izin verilemez, intifa ve irtifak hakkı tesis edilemez. Ancak, bu alanlarda ülke düzeyinde, üstün kamu yararı ve stratejik kullanımı gerektiren kullanma izni, intifa ve irtifak hakkı Bakanlar Kurulu kararı ile verilebilir. Birinci ve ikinci fıkralara göre verilebilecek izne dayanarak gerçek ve tüzelkişiler lehine tesis edilecek intifa veya irtifak hakkı süresi yirmi dokuz yılı geçemez. Ancak, Bakanlığın uygun görmesi halinde bu süre kırk dokuz yıla kadar uzatılabilir. Hazinenin özel mülkiyetindeki taşınmazlarla ilgili olarak Maliye Bakanlığının uygun görüşü alınır” denilmektedir. Türlerin ve tabii yaşama alanlarının korunması ve ekolojik etki değerlendirmesi başlıklı 16. maddede de “Korunması gereken yabani bitki ve hayvan türleri ile yaşama ortamları ile ilgili plan, proje ve faaliyetlerin muhtemel etkileri için ekolojik etki değerlendirmesi yaptırılır. Bu tür ve habitatları tahrip eden faaliyetlere izin verilmez. Ancak, üstün kamu yararı bulunması halinde tahrip unsurlarını en aza indirecek tedbirlerin alınması şartıyla Bakanlıkça izin verilebilir. Bu durumda Bakanlık biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkiyi telafi edici tedbirleri alır veya aldırır.” Biçiminde düzenlenmiştir.  İstisna yaratmanın genel bir düzenleme biçimi haline aldığı bu norm tekniğinde dikkat edileceği gibi Kanun, kamu yararını değil üstün kamu yararını esas alarak düzenleme yapmıştır. Üstün kamu yararı kavramı daha önce yargı kararlarıyla hukuk dünyasında içtihat haline gelmiştir. Yarışan iki hak olduğunda, yargı, çevre sağlığından çevre hakkından yana tavır alarak mahkeme kararlarında üstün kamu yararını ön plana alarak kararlar vermişti. Şimdi siyasi iktidar üstüm kamu yararı kavramı üzerinde hegemonya kuruyor. Bu konuda, “ben karar veririm” diyor. Anayasa değişikliği ile birlikte düşündüğümüzde, düzenlemede kamu yararının ve üstün kamu yararının ne olacağını biz karar veririz denilmektedir. Her türlü habitat ve doğa alanında tahribatı en aza indirerek bu alanların kullanma hakkının devrini düzenleyen Yasa, genetik zenginliği, şirketler için de iyi bir yatırım alanı olarak görüyor.
 
Mülksüzleştirme
 
Özel olarak korunan yabani bitki ve hayvan türleri ve yaşama alanları başlıklı 17. maddenin 3. fıkrasında “Korunan alanlarda endüstriyel kullanıma konu edilecek yabani bitki ve hayvan türlerinin tabii ortamlarından toplanması, kullanılması ve elverişli bir konumda muhafaza edilmeleri için gerekli tedbirler Bakanlıkça alınır veya aldırılır.” deniliyor. Kanun bu düzenlemesi daha önce Tohumculuk Hakkında Kanun’da olduğu gibi kırsal alanda yaşayanların bir hakkını daha elinden alıyor. İlaç, tohum, gıda sanayinin önemli hammaddelerinin kanun doğrultusunda şirketler tarafından yapılmasına yönelik düzenleme yapılıyor. Dağlardan tıbbi bitki toplayarak köy pazarlarında geçim sağlama devri kapanıyor. İlaç ve genetik endüstrisi gen kaynağı niteliğindeki alanların denetimini sağlayacak biçimde, Bakanlık eliyle bir serbesti düzeninin olanağına kavuşuyor.
 
Gelirler Başlıklı 28. maddede de “Kamu kurum ve kuruluşları hariç olmak üzere korunan alanlardaki izin haklarına dayanılarak yapılacak her türlü tesislerden proje bedeli tutarının %3’ü oranında tahsil olunacak bedeller.” Sadece bu düzenlemenin kendisi bile yaşanacak olumsuzlukların habercisidir. Tüm genetik varlıklar, ekolojik açıdan hassas bölgeler bu madde doğrultusunda ticari işletme baskısı altında kalacaktır. Merkezi yerde büfe açmaktansa, merkezi yerde milli park kapatmak daha iyi bir yatırım olacaktır.
 
İşletme yetkisinin devrini düzenleyen 34. maddede ise “Tür ve habitatların korunması için gerektiğinde işletme yetkisi, talepte bulunmaları halinde il özel idarelerine, belediyelere, bu Kanunun amacına uygun faaliyetleri yürütmek üzere kurulan vakıf veya derneklere Bakan onayı ile devredilebilir.” Denilmektedir. Burada ilk dikkat etmemiz gereken husus, devir yetkisinin Bakan eliyle yapılmasıdır. Bu kamu yönetiminde tek adam anlayışının yagınlaşmasına yol açacaktır. Bakana yakın olmak, bu işletme devirlerini almak için bir avantaj sağlayacaktır. Bu şekilde bir düzenleme, yıllardır doğa koruma alanında çalışan pek çok dernek ve vakfın daha fazla iktidar dolayımlı siyaset üretmesine yol açacaktır. Hele ki koruma kullanma dengesinin bürokratlardan oluşan kurullar eliyle yapıldığı göz önüne alındığında, koruma sürecinden toplumun zayıf kesimlerinin ve doğanın kovulduğu anlaşılmaktadır.  
 
Bütçe Kanunu Bir Dönemeçtir
 
2011 yılı bütçesi mecliste onaylanmayı beklemektedir. Tabiatı Koruma Kanunu’nun olumsuzluklarına karşı durabilmek için, 2011 yılı Bütçe Kanunu’na karşı söz söylemek gerekiyor. Bütçe Kanunu, sermayenin yatırım yapmasın önündeki her türlü yasal ve toplumsal engeli kaldırmak için hazırlanıyor. Bu doğrultuda da doğayı korumayı esas alan, kentlerin kır ile birlikte dengeli birlikteliğini esas alan, enerjinin demokratik planlamasını göz önünde bulunduran bir şekilde hazırlanması gerekir. İklim adaletini sağlamayan bir bütçe doğayı koruyamayacağı gibi ekolojik krizi de daha fazla derinleştirecek ve işsizlik, yoksulluk sorunlarını da arttıracaktır.

________________________________________
[*] Ekoloji Kolektifi’nin 30. 10.2010 tarihinde Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı gündemi ile yaptığı çalışma toplantısının sonuç metnidir. Bu metin, Ilgın Özkaya Özlüer, Samet Zeydan, Ceren Gamze Yaşar, Nimet Özgönül, Fevzi Özlüer tarafından kaleme alınmıştır.

http://www.ekolojistler.org/tabiati-ve-biyolojik-cesitliligi-koruma-tasarisi-yabancilasma-mulksuzlestirme-ekoloji-kolek.html 

 
izmir oto kiralama samsun havalimanı oto kiralama