Çevre Sorunları ve Çevrecilik Bilinci

İbrahim Sediyani

Federal Almanya Cumhuriyeti Çevre, Doğa Koruma ve Reaktör Güvenliği Bakanlığı Doğa Koruma Dairesi, Alman Doğa Koruma Birliği ve Lüneburg Üniversitesi işbirliği ile 22 Ocak 2009 tarihinde Almanya’nın Frankfurt kentinde gerçekleştirilen “Çevre Sorunları ve Çevrecilik Bilinci” konulu oturumda Alman resmî yetkililer, çevre uzmanları, doğabilimciler, üniversite öğretim üyeleri ve akademisyenlerden oluşan dinleyici grubuna hitaben ve Almanca olarak yaptığım konuşmayı Türkçe’ye çevirerek sevgili okuyucularımla ve kardeşlerimle paylaşmak istiyorum.

Yerin, göğün ve üzerindeki canlıların, ağaçların ve bitkilerin, çiçeklerin ve yaprakların, denizlerin, göllerin ve ırmakların sahibi olan Yüce Yaratıcı’nın adıyla…

Kıymetli hanımefendiler ve beyefendiler, sevgili misafirler;

Konuşmama güzel ve anlamlı bir Kızılderili atasözünü zikrederek başlamak istiyorum. Şöyle diyordu Kızılderililer: “Biz dünyayı babalarımızdan miras almadık, çocuklarımızdan ödünç aldık.”

Çevre BilinciÇevre bilincinin arttırılması ve bu yönde somut adımlar atılması, hem kültür ve sosyal dokumuzun bir gerekliliği, hem de bunu emreden İslam dininin yüklediği bir sorumluluktur. Kâinat, muhteşem bir ahenk ve düzen içinde yaratılmıştır. Yaratıcı’nın muazzam bir eseri olan bu evrende var olan ilâhî düzene doğabilim terminolojisinde “ekolojik denge” denmektedir.

İslam, “çevreci” bir dîndir. Bunu böyle kesin çizgilerle ifade etmemin sebebi, bazı şeyleri cici ambalajlar altında sizlere şirin göstermek, olmayan bir şeyi varmış gibi sunmak değildir. Amacım var olanı göstermek, olana işaret etmektir. Daha önce İstanbul’da, Medine’de, İslamâbâd’da, Kahire’de, Lahey’de, Brüksel’de, Paris’te, Zürih’te söylediğim şeyleri burada, Frankfurt’ta bir kez daha tekrarlamak için geldim.

Sözlerime “ekolojik denge” diyerek başladım. Qûr’ân-ı Kerîm’de, Rahmân Sûresi’nin 6., 7. ve 8. âyetlerinde, “Bitkiler ve ağaçlar (Allâh’a) secde ederler. Allâh göğü yükseltti ve dengeyi koydu. Sakın dengeyi bozmayın” buyurulmaktadır. Bazı İslam müfessirleri, Rahmân Sûresi’ne “Çevre Sûresi” de demişlerdir; bu sûrenin bir adı da “Çevre Sûresi”dir.

Çağımızın en önemli problemlerinden biri, hatta bana göre en başta geleni, işte bu ekolojik dengenin bozulması, bununla bağlantılı olarak çevre kirliliğinin, su sıkıntısının ve çölleşmenin ortaya çıkmasıdır. Büyük ve Güçlü Tanrı, insanlardan doğal çevrenin ve ekolojik dengenin korunmasını istemekte, doğal düzeni bozmamasını tembihlemektedir. Zira bundan yine insanın kendisi zarar görecektir. Rûm Sûresi’nin 41. âyet-i kerimesinde şöyle denilmektedir: “İnsanların kendi işledikleri kötülükler sebebi ile karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Yanlıştan dönmeleri için Allâh yaptıklarının bazı kötü sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır.”

Çevreyi kirletmek, doğanın dengesini bozmak ve ekolojik dengeyi tahrib etmek, Qûr’ân-ı Kerîm’de “fesad” olarak nitelenmiştir. Nitekim Büyük Tanrı, Baqara Sûresi’nin 205. âyet-i kerimesinde buna işaretle şöyle buyurmaktadır: “İnsanlardan öyleleri vardır ki işbaşına gelince, yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip etmek ve nesilleri bozmak için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.”

Dolayısıyla büyük nimetlerden ve hayatın en önemli can damarlarından olan ağaçların gelişigüzel kesilmesi, ormanların - başta yangınlar olmak üzere - çeşitli yollarla tahrip edilmesi, hayvanların gereksiz yere yok edilmesi, atılan çöplerle hava, su ve çevrenin kirletilmesi dînimizce yasaklanmıştır. Buna uyulmadığı takdirde gelecekte insanlığın büyük bir felakete uğraması kaçınılmaz olacaktır. Zira İslam dînine göre, kâinattaki varlıklar ilâhî birer emanettirler. Her birinin bir yaratılış gayesi olduğu gibi her biri de kendi lisan-ı hali ile Allâh’ı zikretmektedir. Qûr’ân’da Allâh, çeşitli hayvan, bitki ve ağaç türlerine yemin ediyor, balarısı ve karınca gibi hayvanlara vahy ettiğini bildiriyor.

Çevre BilinciÇevre düzenlemesinin, yeşil alan ve çevreyi ağaçlandırmanın önemini en güzel şekliyle İslam Peygamberi Mûhâmmed (saw)’in hâdis-i şerîflerinde ve uygulamalarında görmekteyiz. Sevgili Peygamberimiz (saw) bir hadislerinde şöyle buyuruyorlar: “Felâ yeğrisu’l- muslîmu ğersen; feye’kulu minhu insanun we lâ debbetun we lâ teyrun; illâ kane lehu sadaqatun’il- yewm’il- qiyâmeti.” En sahih kaynaklardan kabul ettiğimiz Mûslim ve Ahmed ibn-i Hanbel tarafından nakledilen bu hadisin Almanca (= Türkçe) açıklaması şu şekildedir: “Bir Müslüman ağaç diker de o ağaçtan (ağacın meyvesinden) insan, hayvan veya kuşlar yerse, onların bu yedikleri kıyamet gününe kadar o Müslüman için sadaka olur.” Size aktardığım bu hadis, Mûslim’in “Mûsâkât” eserinin 10. cildinde ve Ahmet ibn-i Hanbel’in “Mûsned” eserinin 6. cildinde, 444. sahifede yer almaktadır. Aynı zamanda “Muhtar’ul- Ehâdis”te geçmekte, bu eserdeki 1215. hadis olarak bulunmaktadır.

Düşünebiliyor musunuz? Sadece bir ağaç dikmekle ne büyük bir iş yaptığınızı, sadece bir tane ağaç dikmekle Yüce Yaratıcı katında ne kadar makbul bir âmel gerçekleştirdiğinizi görüyorsunuz.


 

Sayın yetkililer, kıymetli uzmanlar, saygıdeğer akademisyenler ve bilim adamları, sevgili konuklar;

Lütfen iki elinizi dizlerinizin üzerine koyun ve bir an için düşünün. Siz sadece bir ağaç dikiyorsunuz. Evet, yalnızca bir ağaç! Diktiğiniz o ağaç büyüyüp serpiliyor ve meyve veriyor. Elma, armut, kiraz, erik veya başka bir şey; önemli değil, herhangi bir meyve işte. Diktiğiniz o ağacın meyvesinden kimler yiyor? İşte Peygamber’in hadisinde belirtiliyor; insanlar yiyor, yerdeki hayvanlar yiyor, kuşlar yiyor. Siz hayattayken yiyorsunuz, kendiniz yiyorsunuz, sizinle birlikte onlar da yiyorlar. Sonra siz ölüyorsunuz ama diktiğiniz ağaç yaşamaya devam ediyor. Ağaç, sizinle birlikte ölmüyor. Siz öldükten sonra o diktiğiniz ağaç, belki 10 yıl, belki 50 yıl, belki 150 yıl daha yaşıyor. Yaşadığı müddetçe meyve vermeye devam ediyor ve meyve verdiği müddetçe de insanlar, hayvanlar ve kuşlar o ağaçtan beslenmeye, faydalanmaya devam ediyorlar. İşte sizden sonra, hayattayken diktiğiniz o ağacın meyvesine her insan parmağı değdiğinde, ağacın meyvesine her kuş gagası değdiğinde, hatta meyvenin içine her küçük kurtçuk hayvanı girdiğinde, siz sevap kazanıyorsunuz. Ve bu sevaplar, günâhlarınıza kefaret oluyor. Siz öleli, âhiret yurduna göç edeli belki 50 yıl olmuş ama size buradan, dünya hayatından hâlâ sadaka geliyor, gelmeye devam ediyor.

Müthiş birşey bu! Allâh aşkına, şu yaşadığımız hayatta, şu imtihan dünyasında bundan daha muhteşem bir olay gösterebilir misiniz?

Çevre BilinciPeygamber Mûhâmmed (saw) ve O’nun güzide ashâbı ağaç dikme ve çevre düzenlemesinde bu derece hassas idi. Nitekim Sevgili Peygamber, “Kıyamet koparken bile olsa, elinizde bir fidan varsa, onu toprağa dikin” diye tavsiye etmektedir. Bu hadisi de Ahmed ibn-i Hanbel nakletmiştir. “Mûsned” adlı eserinde, 3. cildin 191. sahifesinde yer almaktadır. Doğaya ve çevreye, bitkiye, ağaca bu derece önem veren ikinci bir öğreti yoktur yeryüzünde.

İslam tarihine baktığımızda Sevgili Peygamber (saw)’in çevre korumasına büyük önem verdiğini görürüz. Zira kendisi bizzat çevre konusu ile ilgili çeşitli faaliyetlerde bulunmuştur. Nitekim Sevgili Peygamber (saw), Mekke-i Mükerreme bölgesi gibi Medine-i Münevvere ve etrafını, hatta Taif şehri ve civarını da “Haram Bölgesi” ilan etmiştir. Yani bugünkü tabirle “sit alanı” ve “millî parklar” gibi kabul etmiştir.

Bakın, açık söylüyorum, bugün “Nationalpark” (= Ulusal Park) adını verdiğimiz ve hayvanları öldürmenin, bitkilere ve ağaçlara zarar vermenin yasak olduğu düzenlemeyi dünya tarihinde ilk olarak yapan kişi, Allâh Resûlü Mûhâmmed Mustafa (saw)’dır. Hayır, yanlış duymadınız! Siret-i Nebi’yi, yani Peygamber Efendimiz’in mübarek hayatını “çevreci” bir gözle incelediğimizde, “Nationalpark” dediğimiz alanı tarihte ilk uygulayan kişi olduğunu rahatlıkla müşahede edebiliriz.

Allâh’ın Sevgili Elçisi (saw), Mekke ve Medine bölgesini “Haram Bölgesi” ilan etmiştir. Bu mukaddes bölgede insan ve hayvan öldürmek, kan akıtmak, doğaya ve çevreye zarar vermek, ağaç kesmek, çiçek koparmak, bir ağacın yaprağını koparmak, yabanî bir otu ezmek, bir böceği ezmek, bir karıncayı incitmek, yerlere çöp atmak, bütün bunların hepsi kesin olarak yasaklanmıştır. Dünya tarihindeki ilk “Nationalpark”, işte burasıdır; Mekke ve Medine civarıdır.

Böylece gerçek anlamda “çevrecilik” hareketi ilk olarak İslam ile başlamıştır, diyebiliriz. İnanın, bunu çok rahat bir şekilde söyleyebiliriz.

Peygamberimiz (saw), Hayber Seferi’nden Medine’ye dönerken, Medine şehrini göstererek şöyle demiştir: “Yâ Râbbi! Medine’yi ‘Haram Belde’ ilan ettim. Onun iki kayalığı arası haram bölgedir. Ağaçları kesilmez, hayvanları avlanmaz, otu yolunmaz ve ağaçlarının yaprağı koparılmaz.” Ahmed ibn-i Hanbel’in naklettiği bu hadis, 1. cildin 119. sahifesinde geçmektedir.

İşte size insanlık tarihinin ilk ve en güzel örneği olan “Nationalpark”ı…

Allâh Resûlü’nün, Medine’de belli sınırlar içinde ağaç kesen ve uygunsuz davranışta bulunan kimse için “Allâh’ın, meleklerin ve bütün insanların lâ’neti üzerine olsun” dediğini Sâhih-i Buharî’den, “Medine” eserinin 1. cildinden öğreniyoruz.

Hatta ve hatta, Allâh’ın Sevgili Elçisi Mûhâmmed (saw), Taif şehrinin tabiât güzelliklerinin korunması, ağaçlarının boş yere kesilmemesi ve hayvanlarının gereksiz yere avlanmaması için bir “Emirname” dahi yazdırmıştır. Bekir Topaloğlu’nun Nesil Yayınları arasında çıkan “İslam Tarihinden Yapraklar” adlı kitabının 158. sayfasında yer alan bilgiye göre, Peygamber Efendimiz’in yazdırdığı “Emirname”de şöyle denilmektedir: “Rahmân ve Râhim olan Allâh’ın adıyla. Allâh’ın Elçisi Peygamber Mûhâmmed’den tüm mü’minlere: ‘Vecc Bölgesi’nin ulu ağaçları asla kesilemez. Hayvanları avlanamaz. Böyle bir şey yapan yakalandığı takdirde, ibret için dövülür ve elbisesi soyulur. Daha da ileri giderse, yakalanıp Mûhâmmed Peygamber’e götürülür. Bu, Allâh Elçisi Mûhâmmed Peygamber’in emridir.”

Sevgili Türkiyeliler, Almanyalılar ve Almanyalı Türkiyeliler;

Çevre BilinciBugün yeryüzü büyük bir çevre sorunuyla karşı karşıyadır. Hayat ağacımızdaki “yeşil” renk, her geçen süre biraz daha siliniyor, yok oluyor. Dünyanın her yerinde benzer sorunlar var. Yeşillik bölgeleri olan Güneydoğu Asya ve Latin Amerika’nın kendine özgü ekolojik sorunları var; kuraklık bölgeleri olan Afrika ve Ortadoğu’nun kendine özgü ekolojik sorunları var, teknoloji, yani insan eliyle doğal yaşamın bitirildiği Avrupa’nın kendine özgü sorunları var; buzul ve soğuk bölgeler olan Antarktika, Kanada, Grönland, İzlanda, Svalbard, Novaya Zemliya ve Sibirya’nın kendine özgü sorunları var. Bu sorunla uğraşmayan, mücadele etmeyen bir ülke hemen hemen yok gibi. Bu cümleden olarak, Avrupa’nın, Almanya’nın ve Türkiye’nin de sorunları var. Hem de bir sürü.

Sorunların Almanya ve Türkiye’deki “doğası” benzerdir. Misal; Türkiye’de Konya ovasında bulunan ve “Nazar Boncuğumuz” olarak nitelediğimiz Meke Gölü ile Almanya’da Bavyera yamaçlarında bulunan ve ülkenin en büyük 4. gölü olan Starnberg Gölü aynı trajik sonla karşı karşıya. İkisi de kuruyor.

Ülkemizde, Türkiye’de batıdaki anlamıyla çevre bilincinin gelişmesi 1970’li yıllara rastlar. Bunda sanayiîleşme ile kentleşmenin geç başlaması büyük rol oynamıştır. Ancak yine de henüz arzulanan seviyenin çok uzağındadır. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Yıldırım Akman’a göre, bugün Türkiye’de 9 bin bitki türü bulunmaktadır. Fransa’da 4 bin 500, Almanya’da 2 bin 600, İngiltere’de 2 bin 500 ve Avrupa’nın tamamında 11 bin bitki türü bulunduğu göz önüne alınırsa Türkiye’nin tür zenginliği kendiliğinden anlaşılır. Avrupa kıt’âsındaki toplam bitki türü 11 bin, fakat yalnızca Türkiye’deki bitki türü 9 bin.

Benden önceki konuşmacılar, Türkiye’deki çevre sorunlarına ve çevre bilincinin umut edilen seviyede gelişmemiş olmasına uzun uzun değindiler. Ancak Almanya ve Avrupa’daki çevre sorunlarına ve çevre bilincinin umut edilen seviyede gelişmemiş olmasına nedense kimse değinme ihtiyacı hissetmedi. Bu durum garibime gitti doğrusu.

Avrupalı değerli bilim adamları ve araştırmacılar, yazarlar ve sivil aktivistler, doğa ve çevre sorunları, açlık ve susuzluk, hayvan hakları veya kadın hakları gibi konularda Doğu toplumlarını bilinçsiz ve geri kalmış göstermekten nedense tuhaf bir zevk alıyorlar. Ancak kendi ülkelerinde çiğnenen hakları ve yüzyıllardır çözülmeyen, çözülemeyen sorunlarını ise ağızlarına almaktan bile imtina ediyorlar. Türkiye’de ve diğer Doğu toplumlarında, muhakkaktır ki, gerek çevre ve doğa ile ilgili olsun, gerek insan ve sosyal, siyasal ve iktisadî yaşam ile ilgili olsun, çözüm bekleyen pek çok sıkıntı mevcuttur. Ancak Batı toplumunda da her şey güllük gülistanlık değildir.

Önceki konuşmacıları sabırla dinledim ve aktardıkları biribirinden değerli bilgilerden de istifade ettim. Dikkatimi çeken nokta şu oldu: Saygıdeğer konuklar, Almanya ve Türkiye’deki çevre sorunlarını konuşmak için toplandığımız bu etkinlikte yalnızca Türkiye’deki sorunlara neşter vurmaya çalıştılar, sürekli olarak Türkiye’deki çevre kirliliğini ve doğa felâketini gündemleştirdiler. İşin garip yanı, Türkiyeli konuşmacılar da aynı şekilde davrandılar. Bizim bazı böyle kardeşlerimiz ve kızkardeşlerimiz vardır; Avrupa’nın herhangi bir yerine ayak bastıklarında kendi ülkelerini – hadi “kötülemek” demiyeyim ama – eleştirmekten garip bir haz alıyorlar.

Sorunun Türkiye boyutu hakkında yeterince aydınlatıldığımızı düşünüyorum. Bunun için önceki konuşmacılara teşekkür edelim. Ben ise, Batı toplumunda, Almanya ve Avrupa’da yaşanan çevre kirliliğini ve doğa felâketini anlatmak istiyorum. Yalnızca doğanın değil, adaletin de “dengesini” korumak lazım, çünkü.

Teknoloji ve sanayiînin hızla gelişmesi ve süregen nüfûs artışı, çevre sorunlarının artmasına sebep olmuştur. Yapılan araştırmalar, dünyadaki çevre kirliliğinin yüzde 50’sinin, yani tam yarısının son 35 yılda meydana geldiğini ortaya koyuyor.

Çevre BilinciAlmanya’da Rhein (= Ren) Nehri’ne dökülen konteynerler çevreyi tehdit ediyor. Evimize satın aldığımız plastik ürünlerin doğaya geri dönebilmesi için en az 1000 (bin) yıl geçmesi gerekiyor. Elbe Nehri’nin taşması sonucu 2002 yılında yaşanan su baskınında Almanya’da ölenler oldu. Aynı yıl Prag’ın büyük bir bölümü, son 800 yılın en büyük sel felâketinde sular altında kaldı. Çek Cumhuriyeti sular altında kaldı.

Batı Avrupa’da çok güzel bir nehirdir, Ren Nehri. Hanımefendiler ve beyefendiler, nedense Ren Nehri’ne karşı bir zaafım var. 1320 kilometre uzunluğundaki bu nehir, tam 6 ülke dolaşıyor, 6 ülkenin topraklarını suluyor. İsviçre’de doğuyor, iki ayrı kaynaktan doğuyor, sonra birleşiyor ve sınırlar çiziyor. İsviçre – Avusturya sınırını çiziyor, İsviçre – Liechtenstein sınırını çiziyor, sonra İsviçre – Almanya sınırını çiziyor, daha sonra Almanya – Fransa sınırını çiziyor. Hep sınır çiziyor, o kadar güzel bir nehir ki, ülkeler paylaşamamışlar bu güzel ırmağı. O yüzden suları hep sınır olmuş, “hem senin olsun hem benim” demişler. Son uğradığı ülke olan Hollanda’da ise akıntısını, “mavi yolculuğunu” tamamlayıp Kuzey Denizi’ne dökülüyor.

Bu nehrin üzerinde başkentler var, kanyonlar var, göller var, şelâle var. Evet, şelâle; Avrupa’nın en büyük şelâlesi olan Ren Şelâlesi, İsviçre’de.

Ben pek çok kereler gidip gördüm Ren Nehri’ni, bu ırmağı görebilmek için çok gidip gezdim. İsviçre’deki akıntısını, Liechtenstein’daki, Avusturya’daki, Almanya ve Fransa’daki, Hollanda’daki akıntısını gördüm. Topraklarında aktığı 6 ülkenin 6’sında da gidip bu akıntıyı seyrettim.

Ailemle birlikte gezdim, eşimi ve çocuklarımı götürdüm. Görsünler istedim. Yalnız başıma gittim. İş icabı gittim, araştırma yapmak, yazıya dökmek için gittim. Gezi yazıları yazmak için gittim. Siz de sık sık gidin.

Ren Nehri, yaklaşık olarak  5, 5 milyon insanın ihtiyacını karşılıyor. İşte böylesine önemli bir nehre günde 10 bin ton kimyasal atık verilmektedir. Ayrıca yapılan hesaplamalara göre, bu ırmak günde 35 bin metreküp de katı atık sürüklemektedir. Yine Almanya’daki Weser Irmağı’na, yılda yaklaşık 14 milyon ton tuz akıtılmaktadır. Nerden? Alkali madde üreten işletmelerden. Tuz oranının çok yüksek olması nedeniyle bu ırmakta yaşayan balıkların yüzde 90’ı hastalanmıştır.

Tarımcılık tehdit altındadır, tarlalar tehdit altındadır. Her yıl önemli oranda gübre ilacı atılmaktadır bu tarlalara, koruma ilacı atılmaktadır. Bu ilaçların bir kısmı yerüstü sularına, oradan da yeraltı sularına karışmaktadır. Bakın, 1989 tarihinde Almanya’da yapılan bir araştırmada, bu sebepten dolayı yaklaşık 800 içme suyu kuyusunun, üst sınır değeri olan 50 mg / lt’den daha çok nitrat karışımı içerdiği saptanmıştır.

Kirlenmenin önemli boyutlara ulaştığı bir yer de, Kuzey Buz Denizi’dir. Kendisine akan nehirler yoluyla bu denize yılda 1, 5 milyon ton azot, 128 bin ton çinko, 11 bin ton kurşun, 4 bin 500 ton bakır, 950 ton arsenik, 335 ton kadmiyum ve 75 ton cıva akmaktadır. Bunlara tabiî ki başka pislikler de ekleniyor. Sadece Büyük Britanya meselâ, arıttığı sulardan arta kalan 9 milyon ton çamuru buraya vermektedir. Bütün bu yapılanlar denizde yaşayan bitki ve hayvan türlerini etkilemez mi? Tümünü etkiliyor, önemli ölçüde etkiliyor. 1983 ile 1988 arasında Almaya kıyılarında 40 bin 516 deniz kuşu ölü olarak bulunmuştur.

Çevre BilinciBaltık Denizi, Polonya, Almanya ve Litvanya’nın sanayiî artıklarının adeta bir çöplüğü durumuna gelmiştir. Tuna Nehri, coğrafî bir sınır çizgisi kabul edildiğinden, çöplerden kurtulmak için tam aranılan yer haline gelmiş durumda. Almanya’da doğan ve Romanya’da Karadeniz’e dökülen dertli Tuna’ya, Avrupa kıt’âsının bu en büyük ikinci akarsuyuna ziraî gübrelerdeki azot karışmaktadır. Tuna Nehri bir zamanlar yemyeşildi; şimdi ise maalesef kıyısındaki fabrikaların demir - çelik, kâğıt ve petrol ürünlerinin artıkları istilâ etmiş durumdadır.

Polonya’nın güneyi ile Çek Cumhuriyeti’nin kuzeyini çevreleyen bir bölgede, linyit kömürü yakan fabrika bacalarından çıkan kimyevî emisyonlar büyük bir bulut oluşturmuştur. O kadar kötü bir havası var ki, ıslak çamaşırlar daha kurumadan kirlenmektedir.

Polonya’daki nehirlerin yüzde 95’i içme suyu için elverişli değildir. Göllerin yarısı asit yağmuru yüzünden kirlenmiştir. Polonya’nın yaklaşık 50 bin dönümlük ormanlık arazisi asit yağmurundan etkilenmiştir. Yani ülkenin toplam ormanlık arazisinin yüzde 49’u zarar görmüştür. Bu oran İtalya’da yüzde 51, Almanya’da yüzde 52, İngiltere’de yüzde 64, Çek ve Slovak cumhuriyetlerinde ise yüzde 71’dir. Polonya’nın güneyinde, Krakow şehrinin eteklerindeki Lenin Çelik Fabrikası’nın kasvetli bacalarından çıkan sarımsı bir duman, asit yağmuru şeklinde geriye dönmekte, kumtaşından yapılan heykelleri eritmektedir. Polonya Ekoloji Dairesi Eski Sekreteri Jerzy Sawvicki şöyle diyordu: “Krakow’un 40 senelik komünist idaresinden gördüğü tahribat, son 600 senedeki tahribattan çok daha fazladır.”

Bilhassa Doğu Bloku çöktükten sonra bu ülkeler, Batı Bloku’ndaki kapitalist devletlerin birer çöplüğü haline gelmiştir. Her gün Batı Almanya’dan çöp dolu yüzlerce kamyon Doğu Almanya’ya gelmektedir.

Gelişmiş Batı Avrupa’da çevre kirliliğinin en önemli bölümünü, şehirlerdeki hava kirliliği oluşturmaktadır. Kış aylarında rüzgârsız ve yağışsız bir hava sebebiyle karbondioksit ve sülfürdioksit seviyeleri artmaktadır. İtalya’nın kuzeyindeki şehirler, çevrecilerin “gaz odası” olarak adlandırdıkları Milano ve Torino kentlerine benzemektedir. Hatırlarsınız belki, geçen yıllardaki Ocak aylarından birinde, Milano ve 30 banliyösünde, 9 saat süreyle taşıtların trafiğe çıkması yasaklanmıştır. Sebep, hava kirliliğine engel olmak! Bu süre, 1973 petrol krizinden bu yana görülen en uzun süreydi. Bir gün sonra da Torino şehrinde de 9, 5 saat süren benzer bir yasak yaşanmıştır. Torino valisi, “Bu sadece bir başlangıç” demişti, o zaman.

Nükleer enerjinin sorumsuzca kullanılması sonucu yaşanan Çernobil felâketinin etkileri hâlâ devam etmiyor mu? Elbette ediyor. Narodichi Merkez Hastanesi’nden Dr. Wladimir Lisowski şöyle demişti: “1988’den bu yana bölge halkında görülen kanser vakalarında büyük bir artış gözlenmiştir. Bu bölgede yaşayanlar, aşırı yorgunluk, görme kaybı ve iştah azalmasından yakınmaktadır. Bütün bunlar, radyasyona maruz kaldıklarını göstermektedir. Daha da kötüsü toplam nüfûsun bağışıklık seviyesinde bir düşüş gözükmektedir. Sağlıklı insanlar bile yakalandıkları bir hastalıktan kolay kolay kurtulamamaktadır. Tabiî bundan en çok etkilenenler, yetişkinlere göre bağışıklık sistemleri daha az gelişmiş olan çocuklardır.”

Çevre BilinciHayvancılık, besicilik, hepsi tehdit altında. Besicilikle uğraşanlar, reaktör olan yerlerin çevresindeki hayvan doğumlarında insanı dehşete düşüren çarpıklıklar görüldüğünü söylemektedirler. Taylar, 8 ayaklı ve omurları birbirine bağlanmamış bir halde doğuyorlar. Vyazovka’daki bir çiftlikte 200 kadar buzağının gözsüz, kafatasları ve ağızları deforme olmuş bir şekilde doğduğu tesbit ediliyor.

Macaristan’da her 17 kişiden biri çevre kirliliğinin doğurduğu sebepler yüzünden ölüyor. Almanya’nın doğusunda bir sanayiî merkezi olan Leipzig’deki ortalama hayat süresi, ülke genelindeki orandan yüzde 6 daha düşük. Kış günlerinde hava o kadar kötüleşiyor ki, sürücüler farlarını yakmak zorunda kalıyorlar. Espenhain kasabasında her 5 çocuktan 4’ü, 7 yaşından önce kronik bronşit ve kalp hastalıklarına yakalanıyor. Sebebi ne, biliyor musunuz? Söyleyeyim: Burada kömürle çalışan enerji santralleri var; bu santrallere ait bacalardan çıkan ve her yıl, içerisinde 400 bin ton sülfürdioksit taşıyan sarımsı renkte bir bulut. Sebebi işte bu sarı buluttur.

Romanya’da, halk arasındaki lakabı “Siyâh Kasaba” olan bir yerleşim birimi var. Copsa Mica adlı bu kasabada bir kömür işletmesi bulunuyor. İnanmayacaksınız ama, bu kasaba ve çevresinde ağaçlardan çimenlere kadar herşey ama herşey, sanki mürekkebe batırılmış gibi simsiyâhtır. Copsa Mica’daki sağlık merkezinde çalışan Dr. Alexandru Balin bakın ne diyor: “Bu bölgede atlar bile ancak birkaç sene kadar kalabilir. Sonra mecburen başka bir yere götürülmeleri gerekli, yoksa bu atlar ölürler.”

Bağımsız bir çevre kuruluşunun Paris bölge müdürü olan Carla Ripa di Meana da, şöyle bir itiraf içinde bulunuyor: “Çevre temizliği için gösterilen çabalar artık bir lüks mes’elesi değil, hayatta kalma mücâdelesidir.”

Bakın, eski Doğu Bloku ülkeleri, endüstri alanında temel yakıt olarak linyit kömürü kullanıyorlar. Bu ülkeler atmosfere her yıl 26 milyon ton sülfürdioksit atıyorlar. Tabiî bunlar da asit yağmuru şeklinde geriye dönüyor. Şimdi, yanan linyit kömürünün başka yan ürünleri de var ve bunlar, sıkı durun, kanser yapıcı maddelerdir. Karbondioksit ve karbonmonoksit uzun vadede, yüksek sesle söylüyorum, iklim değişikliklerine bile sebep olabiliyorlar.

Şimdi dikkatle dinleyin:

Günümüzde var ya, artık, sperm sayısındaki azalmanın dahi, çevresel kirlilikten etkilenimin önemli biyolojik göstergelerinden biri olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle değişik canlıların çevresel etkilenimlerini belirlemek üzere yapılan çalışmalarda kullanılan göstergelerden biri olarak değerlendirilmektedir.

Erkek tavşanlar üzerinde bir çalışma yapılıyor. Tavşanlar vinclozolin etkisinde bırakılıyor ki bu vinclozolin, mantar öldürücü bir kimyasaldır. Bu çalışma neticesinde follikül uyarıcı hormon düzeyinin azaldığı tesbit ediliyor. Bu maddeden etkilenildiği zaman, cinsel birleşme, sperm oluşumu ve follikül uyarıcı hormon düzeyleri gibi hususlarda olumsuzluk meydana geldiği sonucuna varılıyor.

Almanya’nın Leipzig kentinde 1960 - 70 arasında doğmuş olan erkeklerdeki sperm sayısının büyük oranda azalma gösterdiği gözlemleniyor. Bu bölge ne bölgesi? Almanya’nın büyük boyutta çevre kirliliği görülen kimya endüstri bölgesi! Bu bölgede yaşayan erkekler genellikle bu bölgede çalışmaktadırlar ve seyrek olarak yer değiştirmektedirler. Zira kemiricilerin sperm sayısını inceleyen bilim adamları, bu spermlerin, çevre kirliliğinin yüksek olduğu bölgelerde olumsuz etkilendiklerini belirliyorlar ve bunu da önemli bir kirlilik etkilenimi göstergesi olarak değerlendiriyorlar.

Çevre BilinciAzot oksitler, asit yağmurları, bunların tümü hava kirliliğinin sonucudur ve bilhassa bitki örtüsüne önemli zararlar veriyorlar. Başka etmenlerin yanı sıra, hava kirliliği, özellikle ormanların ölmesine neden oluyor ki en kötüsü de bu. Yapılan bir araştırma, Almanya’daki ormanların yüzde 52’sinin hasta olduğunu ortaya koyuyor. İsveç’te de durum pek farklı değil. Bu ülkede asit yağmuru yüzünden 18 bin göl zarar görmüş durumda. İsveç’te kaç tane göl artık ölü kabul ediliyor, biliyor musunuz? Tam 4 bin göl.

1975’lerden başlayarak Güney Kutbu üzerinde bulunan ozon katmanının her yıl biraz daha inceldiğine işaret ediliyor. Bu katmanın ayrıca başka yerlerde de inceldiği söyleniyor. Örnek olarak Almanya üzerinde bulunan bölümün 1969 - 86 arasında yüzde 3 oranında azalmasını zikredebiliriz. Bugünkü bilgilerimiz ışığında yaptığımız yorum ve değerlendirmelerde, ozon katmanındaki bu azalmanın sebebinin kloroflüorokarbon gazları olduğunu söylüyoruz. Bu koruyucu katmanı kurtarmak amacıyla birçok ülkenin gündeminde alınacak önlemler konusu tartışılıyor. Yeni Zelanda’da da buna benzer ilginç bir araştırma var. Bu ülkede ozon katmanının yüzde 7 oranında ortadan kalkacağı söyleniyor ve bunun sonucu olarak morötesi ışınlarda yüzde 14 oranında bir artış olacağına işaret edilerek, bunun da deri kanseri hastalıklarını yüzde 28 oranında arttıracağı hesaplanıyor. Morötesi ışınlar arttığı zaman başka neler olabiliyor, birlikte düşünelim. Böyle bir durumda, biyolojik etkinlikte de azalma olacağını biliyoruz. Bunun anlamı ise gayet açık: Yiyecek maddesi üretiminde önemli oranda düşüş.

Ozon katmanında bulunan delik, başka etkileşimlere de kapı aralıyor. Bunlardan biri de, sera etkisi denen olay. Peki, bunun anlamı nedir? Evet, bildiniz, atmosferin giderek daha çok ısınması demektir. Şimdi, karbondioksit, su buharı, metan, kloroflüorokarbon, ozon ve benzeri ısı tutucu gazların atmosferde giderek çoğalması sera etkisine yol açan nedenler arasında gösterilmekte. Bunlardan metan, bilmiyorum biliyor musunuz, yüzde 15’i sığırlar tarafından üretiliyor.

Sadece atmosferdeki karbondioksitin iki katına çıktığını varsayınız. Bu, yıllık sıcaklığın ortalama 3 derece artması anlamına gelir. Böyle bir değişim yaşanması halinde, bunun tarıma, dolayısıyla da yiyecek maddesi üretimine felâket düzeyinde etkilerinin olacağı açık değil midir? Hatta ve hatta, bu durumun, bugünkü tarım alanlarının şimdiki yerini bırakıp daha da kuzeye kaymasına da yol açabileceği bile dillendiriliyor. Ama bu kuzey bölgelerinde toprak o kadar verimli mi sanki? Değil! Efendim, güneydeki verimli topraklar mı dediniz? Ellerinizden öperler, onlar da susuzluk nedeniyle çölleşme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar.

Yaşadığımız ülkede, Almanya’da kükürt oksit, azot oksit ve organik maddeler endüstri atığı, ev ve trafik atığı olarak hava yoluyla toprağa geçiyor. Yapılan hesaplamalarda, bu toz tutarının yıllık 5 milyon ton olduğu tesbit ediliyor. Buna ayrıca 4 bin 500 ton tutarında kurşun ile 80 ton tutarında kadmiyumu da ekleyelim. Bütün bu saydıklarım hektar başına tam 200 kilogramlık bir yük oluşturuyor. Bu zehirli maddelerin çoğunun besleme zincirine karıştığını üzülerek söylemek durumundayım. Şimdi başka bir soru: Almanya’da yıllık ne kadar çöp ortaya çıkıyor? Yaklaşık 500 milyon ton! Bu ise kişi başına, 8 ton çöp anlamına geliyor. Bizim sürekli olarak kıymetli arazi araçlarını gözden çıkarmamız gerekiyor ki bunların yığılmasını ve yakılarak yok edilmesini sağlayacak tesisler yapalım. Bu da mümkün değil.

Çevre BilinciDünya üzerindeki tarım topraklarının yüzde 80’i aşırı yük altında bulunuyor. Niçin? Gayet basit: Kurallara uyulmadan kullanıldığı için. 20. yüzyılın başından beri çöllerin gittikçe büyüdüğüne dikkatinizi çekmek isterim. Gezegenimizdeki çöllerin toplam yüzölçümü bugün 30 milyon kilometrekareye ulaşmış durumdadır. Korkunç bir hacim bu! Dünyanın en büyük ülkesi işte aslında bu: Çölistan… Birleşmiş Milletler araştırma yapıyor, sonra bir tane daha yapıyor, inanmıyor bir tane daha yapıyor, sonra birkaç tane daha, yüzlerce uzman ve bilim adamı eliyle onlarca araştırma yapıyor ve sonra kalkıp bize, insanlara, hepimize şunu söylüyor. Bu 30 milyon kilometrekarelik çöl ülkesi çok küçük, bu ülke topraklarını durmadan genişletiyor.  Bu 30 milyon kilometrekarenin haricinde, 45 milyon kilometrekare toprak daha çölleşme tehlikesiyle karşı karşıya.

Bakın, canlı soyları tükeniyor. Bu hakikaten çok büyük bir sorundur. Günümüzde 25 bin bitki türünün ya yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ya da çoktan tükenip gitmiş olduğunu söylersem, bana inanır mısınız? Doğal çevremiz bu ve buna benzer yüklenmelere karşı koyacak vasıta ve kuvvetten ne yazık ki yoksun kalmış durumdadır.

Saygıdeğer katılımcılar, sevgili konuklar;

Beni büyük bir sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederim. Bir Kızılderili atasözü ile başladığım konuşmamı, bir Anadolu atasözü ile bitirmek istiyorum: “Herkes kapısının önünü temiz tutarsa, bütün sokak temiz tutulmuş olur.”

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
http://haksozhaber.net/author_article_detail.php?id=9772